Friday, June 12, 2009

ne demiştim?

Arada google'da adımı yazıp "search" yaptığımda karşıma çıkan ilginç yazıları bloguma linklemek iyi oluyor. yalan yanlış aktarımlar ya da hakaret veya yalana dayalı olanları bulmak kolay; bağıranın sesi daha çok duyuluyor ne de olsa. belki de sayıları az :)) neyse, dedikodu saati değil, ne buldum onu söyleyeyim.
geçtiğimiz yıl fethiye'de yaptığım toplum konferansını düzenleyen zeynep kocasinan'ın blogunda, 2008'deki TV programlarından birinde söylediklerimden çıkardığı notlar vardı. kendi söylediklerimin özeti ile karşılaşmanın, gurur okşayıcı yanını geçelim. işime yarayacak "highlight"larla, kendi düşüncelerimi daha iyi anlayabiliyorum. zira düşünce dediğimiz, içinde bulunduğumuz "bağlam"ın ürünü. bağlam değiştiğinde, örneğin bir yazıya zihnimi odaklayıp yazdıktan sonra onu ilk yazdığım gibi hatırlayamayabiliyorum. kendi yazdıklarımdan beni sınav yapsanız, en yüksek notu alanlar arasında olamayabilirim. kendi yazdıklarımın anlamına sadakatim düşük galiba. o yüzden Akıl Çizgilerinin önsözünde "kitabı değil hayatı ciddiye alın" diyordum. bunu gereksiz ya da özenti bir tevazu gibi görmek mümkün, ama değil. hatta tam tersi.
zeynep hnm'ın konuşmalarımdan çıkarttığı notlara bakmak isteyenler için:
http://209.85.129.132/search?q=cache:6X2zbPfB0jgJ:blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx%3FBlogNo%3D184880+yanki+yazgan&cd=11&hl=tr&ct=clnk

yazar bayıldı

yeni kitabımı hazırlarken, şimdiye kadar yazdığım kitapların bir özeti yerine geçsin, ama bu özet yeni bir formatta olsun istedim.
bir yemek benzetmesi yapayım:
eski ve sadık okurlarım için aynı malzemeyle değişik teknikle pişirilmiş lezzeti yoğunlaştırılmış bir klasik yemek tadında.
yeni ya da okuma zorluğu çektiği için eski metinleri tam okuyamamış olanlar için ise, bir "iştah açıcı".
her zaman olduğu gibi kendimi tutamayıp, sağına soluna altına üstüne eklemelerle malzemenin de yarısını yeniledim.
blogumun okurlarının notlarına baktığınızda, dikkatli okurlarımın bu yöntemi anlamakla kalmayıp, niyetimi de çözmüş olduklarını gördüğümde, bayıldım duruma.
sonbahara iki ayrı kitap hazırlığı içine girdim. geçmişi özetlemenin rahatlığı ile uçabilirim.

Wednesday, June 10, 2009

izmirliler listesine girmek

popüler basında yer almaya burun kıvıran çoktur. beni de o listeye ekleyebilirsiniz. ama yılmaz özdil'in izmir'den yetişen değerler listesine adımın eklenmesi, listedeki diğer hemşerilerimin kiminin işigücü, namı, şanıışöhreti nereden gelir diye düşünmeksizin, bakmaksızın hoşuma gidiyor. bu bir zaaf mı? evet.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11812993.asp?yazarid=249&gid=61

kolaj kitapın aralanmış çizgi kapağı


kitabın duyurulması ve daha çok okunması için nasıl bir şey olduğunu okurun hissetmesi çok önemli... grafik tasarımcılardan istediğim kitabın kapağını aralayan bir görüntü hazırlamalarıydı. bir kapağı aralayıp içine ucundan göz atmak "ihtiyacını" karşılamak için. bu görüntü iyi gözüktü bana.
yine yayınevinin pazarlama ekibinin ilginç önerileri olabiliyor. örneğin, arka kapaktaki sloganın önerilen ilk biçimi "bu kitabı okumayın" olmuştu. kastımın dışında bir aşırı iddia taşıyor gibi geldi. zira, kitapla ilgili gerçek fikrim "okumasanız da olur" idi. arkakapağa onu koyduk.
kapakta yine benim yüzüm var; buna da alıştım. sanırım, bir yandan diğer kitaplardan bildiğiniz bazı paragrafları ve çizgileri içermesi, bir yandan da bu metinlerin ve çizgilerin ilk yayınlandıklarından çok çok farklı, yeni bağlamlara konmuş olması eski kapak resmini çizgileştirilmiş olarak kullanmamızın sebebi. bu arada kitapta gördüklerinizin yarısı özellikle bu kitap için çizilmiş ve yazılmış çizgi ve metinler. bir tür kolaj gibi, ya da orhan pamuk'un kitapları için tanımladığı "intertext" tekniğine de özenti diyebilirsiniz:)
diyin, diyin....

Wednesday, May 27, 2009

henüz çıldırmamış olmak


Kötü ya da çirkin olarak adlandırılan davranışlar ne zaman suç sayılıp cezalandırılır? Hukuk felsefesinin alanına girebilecek bu tartışmaya girmeye pek hazır sayılmam. Yine de, Bursa'da 80 küsur yaşındaki bir adam tarafından tecavüze uğrayan genç kızın olası ruhsal durumu hakkındaki görüşümü birkaç gün önce, Banu Güven NTV haberleri için sorduğunda, olayın başından beri düşündüğüm birkaç noktayı dile getirme fırsatı buldum.Soru, "tekrar tekrar muayene edilmenin, bu muayene sırasında potansiyel olarak travmatik bir deneyimi ("tecavüz edilmek") tekrar tekrar anlatmanın ruh sağlığı açısından ne gibi bir etkisi olacağı" idi.Olayın dosyasını vs bir uzman görüşü belirtecek kadar bilmiyordum. Ama, genel ilkelerle yaklaştığınızda, yasal gereklilik ile çocuğun çıkarlarını örtüştürmenin doktor için birincil öncelikte olacağı açık. Tekrar tekrar muayene edilme süreci bu önceliği gözetiyorsa, bu sıkıntı en aza indirilmeye çalışılıyorsa, duruma katlanılabilir, diye düşündüğümü belirttim.
Asıl merak ettiğim ise, bir tecavüzün ağır bir ceza gerektiren suç sayılması için neden ruh sağlığının bozulması gereği görüldüğü idi. Bu ya da başka durumlarda, kişinin ruhsal durumu üzerinde bozucu etki potansiyeli taşıyan, daha teknik bir deyişle "bedensel ya da ruhsal bütünlüğünü bozucu ya da bozma tehdidi taşıyan" (travmatik) olayların ruhsal sonucunun hemen şimdi ortaya çıkmadığı biliniyor. Özellikle travmatize olan kişi bir çocuk ya da ergen ise, ruh sağlığını bozucu etkinin 10-20 yıl içinde bile ortaya çıkması mümkün. Bu duruma beyinsel temel teşkil eden değişikliklerin herkeste hızla ya da hemen saptanabilir olmaması, zararın doğmadığı ya da doğmayacağı anlamına gelmiyor.
Örneğin, çocuklukta cinsel ya da fiziksel kötü muamele görmüş kadınlarda, yıllar sonra ortaya çıkan depresyon sırasında elde edilen beyin görüntülerindeki hipokampus atrofisi, (bellek hücrelerinin aşınması) ya da travmaya bağlı bellek ve duygu sorunları, dün tecavüze uğrayan gençte, bugün henüz ortaya çıkmadıysa, depresyon henüz gelişmediyse, yarın da olmayacak gibi düşünebilir miyiz? Ruh sağlığı bugün bozulmadıysa yarın kesinlikle bozulacak diyememek, ya da şu anda ruh sağlığı henüz bozulmamıştır, demek, tecavüz eyleminin, a da savunmasız durumdaki bir bireye yapılanın cezasının hafiflemesi sonucunu doğurmalı mı?Hukukun bu durumlardaki mantığını bilemiyorum; mutlaka, cezanın suç ve verdiği zarar ile orantılı olması gereğini kanıtlayan “ikna edici” bir cevap bulunacaktır; ama, insanın adalet duygusunu tatmin edici bir cevap almak daha zor olabilir.

"tecavüzcüsü ile evlensin”
Bir doktor arkadaşımın anlattığı trajikomik bir anekdotu aktarayım. tecavüzcüler ile tecavüze uğrayanların evlendirildiği durumların yasa gözünde bir hafifletici ve teşvik edilmesi gereken (hatta olayı suç olmaktan çıkartan) bir çözüm olması için meclis'te ilgili komisyonda görüşme yapılırken, buna itiraz eden uzmanlara, öneri sahipleri, "burası Türkiye, siz bilmezsiniz..." argümanı ile karşılık vermekteler. Uzmanlardan birisi önemli bir noktayı dikkate getiriyor: "tecavüze uğrayanların önemli bir kısmını, erkek çocukları oluşturuyor. Bunlar için de mi aynı mazereti ve çözümü ortaya atıyorsunuz, aynı evlenme önerisini getiriyorsunuz?" Politikacılar, sus-pus...
"Burası Türkiye" diye başlayıp, aydınları ülkemiz gerçeklerini bilmemekle suçlayarak halktan puan toplamaya çalışan her tür eğitsel, mesleki ve hatta siyasi tartışmacıları gördükçe, insanın içinden ülkemiz gerçeğinin ne olduğunu, basitçe gerçeğin ne olduğunu suratlarına haykırmak geliyor.
Türkiye gerçeği yok, “gerçek-altı” var: Saldırıya uğrayanların, öldürülenlerin kabahatli olduğunu düşünen emniyet müdürleri, okulda dayak yiyen ya da akranları tarafından ezik, şişko, inek vs diye rahatsız edilip, dışlanan çocukların "öyle olmasalar" bu durumun ortaya çıkmayacağını düşünen okul müdürleri, çocuklarını başarılı olamadıkları için aşağıladıklarında sistemi, düzeni ya da çocuğu durumdan sorumlu tutarak, kendilerini haklılaştıran anne-babalar... Gerçek-altı’nın elemanları.olma potansiyelini hepimiz bir yerimizde taşıyoruz.

Tuesday, May 26, 2009

demode davranışlar


gerekmediği ve istenmediği halde, fazladan bir şey yapmak...
"ne lüzumu var, ileride işime yarayacak mı, nerede kullanabilirim?" diye düşünmeksizin bir şey yapmak...
zahmete katlanmak, üşenmemek...
lüzumsuz şeylerle, olmayacak işlerle uğraşmak..
1990'larla birlikte demode ve çağdışı sayılan davranış kalıpları.
ekonomist Stieglitz'in deyişiyle "the greediest decade in human history" ya da insanlık tarihinde açgözlülüğün zirve yaptığı "onyıl"dan uzaklaştıkça, son 30 yılda bize ne olup bittiğini tam anlayabilecek miyiz?
1980'lerin apolitik ortamını sorumlu tuttuğumuz bu tip davranışları yapanların anne-babaları kimler? 1960ların ve 1970lerin politik kişileri. annebaba olduklarında "biz çektik, o çekmesin" dedikleri için mi böyle oldu? bilmiyorum, sadece sesli düşünüyorum.

Monday, May 25, 2009

yeni kitap çıktı. kime neden ithaf ettim?


yeni yepyeni:)
nihayet çizgisi bol yazısı az (ve umarım öz) bir kitap yaptım. kitabı görürseniz, içini karıştırın. görüşünüzü yazın. kitabın tarzını geliştirmek için bana yardım edin.
kitabı iki kişiye ithaf ettim; birisi, akıl deyince aklıma gelen ilk insan, babam. en akıllı olduğundan değil, ama aklını bana nakletmeyi bir misyon edinmiş olduğu ve bundan da hiç vazgeçmediği için:))
ikincisi, marmara tıp'ta bir asistan iken tanıştığım, dünya iyisi bir insan olan dr handan şahin. biyokimya bölümünde çalışan bu arkadaşım, o gün bu gün, daha doğrusu 3 yıl önce saçma bir kaza ile hayatını kaybedinceye kadar, bana hep destek olmuş, yazıp çizmeye başladığımda ilgilenmiş bir avuç kişiden birisi olduğundan...
kendisine hiç bir zaman bu minnet duygumu yeterince belli edememenin pişmanlığı ile.

Sunday, May 24, 2009

inandırıcı yalanlar, acele ve sıra bekleme

bu notu geçen pazar ve iki gün önceki cuma izmir'den ayrı ayrı dönüşümde yazmış olmalıydım. duyan da konuşmaktan başka bir iş yapmadığımı, ki kısmen öyle, düşünecek...
kısmen doğru olan sözler söylemek, ve kısmen doğru olan sözlerin yanına doğru ya da hakikat ile ilişkisi olmayan şeyler yerleştirmek, inandırıcı yalanlar uydurmanın en etkili yolu. günümüz türkiyesi hakkında somut bir şeyler söylemekten bilerek kaçındığımı okurlarım görüyor olabilir. bu kaçınmanın ardplanında, kendimi yorum yapmaya yetkin görmemekten tutun, konuların yorum yapılabilecek kıvama gelmemesine değin uzanan bir gerekçeler listesi yer alıyor. diğer yandan "spekülasyon" ya da "hipotez oluşturma" doğru ya da hakikat arayışı ile taban tabana ters düşen bir yaklaşım sayılmaz. belki de sıramı bekliyorum. gelmeyen sıramı...
hoş, bu sıra bekleme meselesi bir çok yerde başımı ağrıtabiliyor. televizyon programlarına zaman zaman daha sıklaşan aralıklarla katılan birisi olarak, çok katılımcılı programlarda söze atılıp söz kapma konusunda davet bekleyen birisi olarak, "hiç konuşmuyorsunuz"u da sıkça duyuyorum.
konuşmaya başladığında hemen susmayanlardan olduğumu bilmedikleri için böyle diyorlar herhalde :)
diğer yandan, ısrar, teklif bekleme, sıranızı bekleme gibi nezaket gereği davranışlara ilişkin bir kişisel öğrenme öyküsünü aktarmak isterim.
1964 senesi. izmir göztepe kilise sokağındaki evimizde, annem dışarı çıkarken beni komşu nazan hanım teyzeye (kızıl saçlı, çilli, şişmanca sevimli bir kadın) bırakıyor; ama tembihlemeyi unutmadan: "sakın yemek isteme, ayıp olur, bir şey de yeme..." yük olmamı istemediği için, diye açıklıyor. nazan hnm teyze mis gibi kuru köfteleri tavada kızartırken mutfakta masanın yanında yüksekçe bir taburede oturuşumu hatırlıyorum; gerçekten öyle miydi, emin değilim, ama hayalimdeki dekor bu.
köftelerden bir tanesini bana uzatıyor, ya da tabağa koyup veriyor. ben yemeyeceğimi, annemin yeme dediğini, söylüyorum. hafif çıtırdayan bir sesi olduğunu hatırlıyorum, o sesle, yeme aa tadına bak, diyor. annemin kuralına bir bypass veriyor. ben de köftenin tadına bakıyorum. biraz durduktan sonra, ne desem? "bir köftenin daha tadına bakabilir miyim?"
izmir'e bu kadar sık gidersem, sonucu bu oluyor. sıra bekleme ve sıranın bir türlü gelmemesi deyince, yine aklıma gelen:
bostanlı'daki evden hayatımda ilk kez bakkala kadar ek başıma gidiyorum; yaşım 4 ile 5 arası. sokakta araç vs yok; ücra bir yer o zamanlar. bakkala gittim, elimde para bekledim. bekledim. bekledim. sonra ağlayarak döndüm. niye ekmek almadın oğlum? ne istediğimi sormadılar ki...
aynı tabloyu , geçenlerde, bebek'te wafflecıda aras elinde parası ile bekler ve beklerken, kocaman insanlar önüne geçiverir, bu çocuk burada ne beklemektedir acaba diye düşünmez ve wafflelarına kavuşmak için acele ederken aklıma getirdim.
bunu izmir dönüşü düşünmemin sayısız sebebinde birisi de, havaalanı güvenlik geçişlerinde birbirini iteleyen, başkasının önüne geçmeyi sahiden bir kazanç sayan aceleciler oldu. bu kadar acele ile bu kaar yavaş ve gecikmeli iş yapılmasının sırrını bir endüstri mühendisi daha mı iyi çözebilir acaba?

Monday, May 11, 2009

antalya'daki konuşmamda iki dinleyicinin "gizli" gündemi

Havaalanında oturup her zamanki gibi rötarlı THY uçağının kalkış saatini beklemekteyim. Bir yandan da, sabah yaptığım bir konuşmayı kafamda evirip çeviriyorum. Sınırlı bir zaman diliminde, 800 civarında dinleyiciye bazı temel bilgileri aktarmak, bir çok kişinin sorusuna yüzeyden de olsa değinen cevaplar verebilmek beni rahatlatmış olmalı; ama aklıma yatmayan bir durum var. Ne olduğunu çıkartamıyorum...
Öğleden sonrayı beraber geçirdiğim ve dinleyiciler arasında yer alan bir çift ile sohbetimiz sırasında söyledikleri birkaç husus durumu netleştiiriyor. Ama önce, huzursuzluğumun görünür sebebini anlatmalıyım.
Konuşmamda, her zaman olduğu gibi, “çocukların özgürlüğü”nün sınırları üzerine başladım. Kararları verirken, bilerek ve kendi çocuk kapasiteleri çerçevesinde bir yük almaları gereğini vurguladım. Beni dinlemiş ya da yazdıklarımı okumuş olanların bildiği cinsten şeyler söyledim. Örneğin, anne babaların boşanma kararlarını alırken bunun uygun olup olmadığını çocuklarına sormanın yersiz ve çocuğa taşıyamayacağı bir yük getirdiğini hatırlattım. Mahkemelerde, çocukların özgür iradesi adı altında, annenle mi yoksa babanla mı yaşamak istiyorsun ikilemine küçük çocukların sokulmasının saçmalığı da aynı çerçevede görülebilirdi. Üstelik, annebabalar bir çok konuda çocuğa özgüven kazandırma amacıyla çocuğa iki gömlek büyük gelen konularda karar aldırtır (ya da çocuğun kararlarına “saygı”lı davranırken), çocuğun”ben doydum, aç değilim” kararına aynı saygıyı gösteremiyorlar, ben de bunu anlamakta zorlanıyordum. Konuşmanın son slaydına gelememişken ben yalarda bir hanım söz almak için atıldı, özgür, kendine güvenli çocuklar yetiştirmeyi amaçlayan insanların bu dediklerimi uygulamamaları gerektiğini, çocuklar adına karar vererek onların özgüvenini yok edeceğimizi uzunca bir monologun içinde söyledi hemen ardından söz alan bir başka hanım (öğretmen olduğunu belirtti), benim çoklu zeka kuramından haberdar olmadığımın anlaşıldığını ortaya attı. Pencereden dışarı bakacak şekilde yerleştirilmiş bir masada çalışmanın dikkat dağıtıcı olduğunu, yüzümüz duvara dönük bir çalışma masasında caddeden geçenlere gözümüzün gitmesini engelleyebileceğimizi söylemiştim. Dinleyici öğretmen, bunun da “doğacı zeka”da olan bir çocuğa uygun olmadığını ekleyerek benim pek geleneksel kaldığımı vurguladı.
Bunda garip ne var diyebilirsiniz. Sınırların daha uygun konması, çocuklara yaşlarına uygun yükler verilmesi ya da anne-babanın kendi sorumluluklarından (işin kolayına kaçarak) uzak durması gibi konulara dikkat çektiğimde, bu görüşler her zaman kabul görmez. Çocuklara sınırlayıcı olmayla özgürlüğü kısıtlama arasındaki çizginin varlığını unutup, ikisini aynı keeye koyan dinleyicilerim ve okurlarım hep olur. Bazen kesin ifadeler kullandığımda, bu kesinlikten huylananlara, sözlerimi çürütmeye çalışan argumentative tutumlara, durduk yerde gıcık olanlara, ya da beni düşmanca eleştirenlere de alışıktım. Ancak...
Buradaki gariplik, iki dinleyicinin adeta bir “script” ile çocukları kendi yaş sorumluluklarının ötesindeki kararlarda (söz sahibi değil) karar alıcı yapmak konusunda ısrarcı olmalarında, ve bana bir cevap vermekten ziyade oradaki dinleyicilere seslenmelerinde idi. Arka planda başka ne olabilirdi, ona da akıl erdiremedim. Birileri yine taktı, deyip devam ettim. Her zamanki gibi diğer dinleyiciler, aktardığım bilgilerden kendi çıkarımlarını yaparak, benim bulabileceğimden daha iyi çözümlerle cevap ürettiler.
Meseleyi öğleden sonra öğrendiğim ayrıntılardan sonra anladım: benim söylemime militanca bir alternatif çıkartan iki hanım okuldan çok taze ayrılmış iki öğretmendi. Karar alma konusundaki duyarlılıklarının bu konuyla ilgisi ise daha trajikti. Başka bir okula transfer olan bu öğretmenler beraberlerinde öğrencilerini de götürmek istemişlerdi. Bazı aileler okul değiştirmemeye karar verirken, bazıları da çocuklarının öğretmenlerinden ayrılmaması düşüncesiyle yeni okula geçmeyi tercih etmişlerdi. Öğretmenler, bana olayla uzaktan ilgili birisinin anlatımına göre, çocukların öğretmenleriyle beraber okul değiştirmesi gelmesi için ailelerin çocuklarının aldığı karara uymaları gerektiğini savunmaktaydılar. Benim de bazı konularda ailelerin asıl söz sahibi olduğunu söylemem tetikleyici bir anlam kazanmış, “çocuklarınıza kulak asmayın, bu okulda kalın” demek olmuştu!! bir iddia da, okulun beni böyle şeyler söyletmek için getirttiği idi; ve ii ki de, bu "bilgi"leri o sırada bilmemekteydim. oturup ciddi ciddi açıklamalar yaptım. kavga filan çıkartmadım. salondakilerin diskur çeken dinleyicilere canla başla cevap vermeye çalışması yükümü azalttı, bana pek iş kalmadı. ben de asıl konuya döndüm.
Bu arada, provokatörlük açıklamalarına inanmayı hiç istemedim. belki de, yanlıştır. belki de, insanlar iyi niyetle sadece kendi fikirlerini savunmaktaydılar.

her neyse, öğleden sonrayı güzel bir sohbet, içecekler ve yiyecekler ile tamamladım. keyfim yerine geldi.
bu notları bloga yüklemem de, iki hafta aldı:)

sn yazgan saçmalamış

googleda adımın geçtiği yerleri tarayan asistanlarımdan birisi iletti. "elinde incille askeri lojmanda intihara kalkıştı" diye bir haber; ve bir takım başka yorumlardan sonra benim söylediğim belirtilen şu sözlere akıl erdiremedim. bu ve bunun gibi birtakım sözleri, ya da alakasız insanların yorumlarını bereket versin çok az kişi farkediyor; ama bir çok okuyan da, bunu söylemiştir, vay sa..k, deyiveriyor.


"YY şöyle konuştu:'Gençlerin sorun yaşamasından faydalanmak isteyen insanlar da harekete geçerler. Belki sevgi belki de hayat biçimi arayışına düşebilirler. Başka yönlerle ilgilenmeye başlarlar. Kendi kişiliğini oturtmaya çalışırken başkalarından etkilenen gençlerde zamanla dini ve siyasi düşüncelerde de değişiklikler gözükebilir. Bu arkadaşımız da bu durumu yaşamış olabilir. İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında bocalıyor olabilir. Kendi dini inançlarını oturtamadığı için kendisini derin bir boşlukta hisseder ve bunun için hayatına son vermeyi planlayabilir."

yorumum: sayın yazgan saçmalamış :)

Tuesday, April 21, 2009

düşe kalka


2003'te yazdığım düşe kalka büyümek'in yeni baskısı Doğan Kitap'tan çıktı. eski kitaplarıma talip olan DK için kitabı tepeden tırnağa elden geçirdim. son yıllarda her kitaba kenarından köşesinden "sokuşturduğum" çizgilerimden hazırladım, ve kitaba bolca serpiştirdim. içeriği pek demode olacak cinsten olmasa da, bilimsel yayınlarla ilişkili güncellemeleri de yaptım. eh, daha ne olsun? sıra hiperaktif çocuk okulda'ya geldi. labirent yolculukları ise, kısmet bekleye bekleye kurudu, benim talihsiz ilk kitabım (Remzi K'den çıkmış olmasına rağmen)...

Thursday, April 16, 2009

anıların tadı tazeyken mi çıkar?

son bir kaç haftadır bazen istanbul'da bazen istanbul'un dışında, ama devamlı bir konuşma halindeydim. bu notu yazarken, bir an evvel uyusam da sabah erken kalkabilsem (en azından uykumu biraz almış olarak) diye çimden geçiriyorum. ilginç bir sürü izlenimi toparlayayım da yazayım diye diye, çoğumuzun bir çok zaman yaptığı gibi, bekletirken, güzel bir günde açmayı bekletirken ekşittiğimiz şarap gibi, anıların da tadı kaçmamalı.

Sunday, April 05, 2009

gururlu ve gurultulu bir guru

dalgınlık ile kardeş olan bir başka meselenin acelecilik olduğunu düşünürüm. belki de dikkat dağınklığı ve aşırı hareketlilik sorununa sınırlı sayılan bu "sıradan" belirtilerin anlamı üzerine daha fazla çalışmak, yazmak lazım. kendime bir faydam olur böylece...
marieclaire dergisine yazıçizili bir katkı yapmam istendiğinde, bunun bir "guru"lar köşesinde yer alacağını söylememişlerdi. ama ısrara, hele alttan alan ısrara hiç dayanamadığımı birisi (idil y. mesela) fısıldamış olsa gerek ki, benim "kimseyi kırmayayım", ve "iyi şeyler yapmak isteyenlere destek olayım" yazılımımı harekete geçirmeyi başarmışlardı. neyse, sonra dergiyi grdüm, sayfa düzenine şuna buna bir sürü laf ettim; ama en komiksediğim kısım gurular kısımının künyesinde, ne gurusu olduğum tam belli olmayan biçimde, yer almamdı.
belki de gurular dünyasına olan düşmanca tavırlarımın kendime bir guru pozisyonu tan kaynaklanmaktaydı :) buna gülme işareti koyuyorum ki, ciddiye alınmasın; ne olur ne olmaz...
her neyse, dergideki yazılarıma fırsatı olan göz atabilir. blog gibi yazmaya çalışıyorum. BirGün'deki yazılarımda da aynı tekniği uygulamaya çalışıyorum, mutlaka bir çizgi ve 3-5 satır yazı. çok ama çok zor. başarabilirsem, ne iyi... birisi, aforizma yazıyorsun, yazmaya çalışıyorsun galiba, dedi. doğru, ya da çok kısa makale diyebiliriz. bu tarzındalgınlık ve acelecilik yanlarım(ız) ile bağdaştığını da düşünmeye başladım.

dalgınlık günleri


unutkanlık, savrukluk, dalgınlık... bloguma da mı sıçradı acaba? geçenlerde roma havaalanında aktarma yaparken, laptopumun bulunduğu sırtçantasını az önce oturduğum koltukta bıraktığımı farkettiğimde, uçağa gitmek üzere olan otobüsten kendimi nasıl attığımı hatırlamıyorum...

unutkanlığım, bereket versin ki, yeni değil; yoksa bunadığımı düşünmeye başlayacağım. havaalanına pasaportsuz gitmekten tutun, kongreye götürdüğüm posteri aynı yolculukta 3 kez kaybedip bulmaya kadar uzanan öyküler. bu çerçevede rahmetli seyfi amcamı hatırlıyorum. izmir kemeraltı'nda o muayenehanesinden çıkmış evine giderken, belki sabaha kadar ameliyathanede geçirdği bir günün ertesinde, yanından geçerdim; en sevgili yeğeni olduğuna inanmış olan benim yüzüme bakar, hatta inceler, gülümseyen bir gözle bakar, ama benim ben olduğumu anlamamış olarak geçer giderdi. amcacım, diyerek arkasından koştuğumda az önceki kişinin ben olduğunu bile anlamamış olduğunu görürdüm. çok özlediğim insanlardan birisi olan seyfi amcam ile dedemin bir fotografını bloguma koymak, anılarımı gözle görülür hale getirebilir. resim sanırım 1940ların sonunda amcam 30lu, dedem ise 60lı yaşlarda iken, "self-timer"lı bir fotograf makinesi ile çekilmiş. büyük olasılıkla aydın'da...

Sunday, March 22, 2009

Kafalar (böyle) karıştıkça, umut kaybolur




BirGün/pazar ekindeki bir yazımda değinmeye çalıştığım fikiri önce bir kaç konferansta dile getirdim, dinleyicilerimin geri bildirimleri kafamı her zaman olduğu gibi karıştırarak berraklaştırdı. (bkz. ilk kitabıma giriş alıntısı yaptığım Picabia sözü: kafalarımız içinde fikirler dolaşsınlar diye yuvarlaktır.)
Yol bulma konusunda bir toplumsal sıkıntımız olduğu, ama bunun vahim boyutlara ulaşmasındaki rolün "yol gösterici"lerden kaynaklandığı biçimindeki (neredeyse saplantılı) düşünceme bir tür kanıt gibi gördüğüm için, TEM'deki bu sapak benim için müthiş değer kazandı:)
yazı aşağıda; resimlerden birisi çizgi ile durumu anlatmaya çalışıyorum. diğeri de, tabelaların fotografı...

"İstanbul (ya da Türkiye) trafiği, kafa yapımızın nasıl allak bullak edilebildiğinin, kendimizi geliştirmek için kullanabileceğimiz aklımızı, sadece alışkanlıkla verdiğimiz otomatik yanıtları dizginlemek için kullanmak zorunda kalışımızın örnekleri ile doludur.
Fotoğrafta gördüğünüz (ve de krokisini eklediğim) durum, TEM’den FSM köprüsü yönünde giderken, eğer Sarıyer-Levent çıkışından çıkmaya kalkarsanız, karşılaşacağınız “karmaşa”dır. Sağa doğru çıkışta, yol kısa bir süre sonra ikiye ayrılır. Kuşbakışı baktığınızda, sağınızda Levent, solunuzda Sarıyer durmaktadır. Ama, yol ve işaretleri Levent’e gitmek isterseniz sizi sol’a (Sarıyer’in olduğu tarafa), Sarıyer’e gitmek isterseniz, sağ’a göndermektedir. İstanbul’u biraz biliyor olmak, içinizden gelen ile dışarıdan bildirilen arasındaki çelişkiyi arttırır. Hiçbir şey bilmez durumda, kente yabancı şöförler bu çelişkinin dışında kalırlar. Bilgi yine başa dert olur.
Düzensizlik ve tutarsızlığın yarattığı kafa karışıklığının kafa çalıştırıcı ve zihin açıcı bir faydası olabilir mi? Kısa bir süre için, ve belki. karışıklı durumunda, sürekli “kriz yönetimi” vitesinde çalışan ön beyin sadece günü kurtarma ile meşgul olur. Kafamız karıştığında, kendi bildiklerimizle çevreden duyduklarımız çeliştiğinde, alışkanlıklarımız duruma egemen olur. Alışkanlık deyip geçmeyin, içimizden gelen, ilk nasıl öğrendiğimizi bile hatırlamadığımız güçlü davranış eğilimi, bizi bir tür ele geçirir. Ne yaptığımızı bilmeyiz; “farkında bile olmadığımız” bir çok hareket böyle gerçekleşir.
İnsan beyninin planlama, geliştirme ve yenilik düşünme işlevleri sırasında kullanılan önbölgesi, tedirginlik yaratan karışık durumlarda, kendini kontrol için kaynakları kullanır. Geleceği tasarlamak için kaynak kalmaz. Umutsuzluk verici bir karmaşayı, trafik işaretleri ile başlayarak yaratabilirsiniz."
bir ekleme yapayım; istanbul'u hiç bilmiyor tanımıyor olsanız, bu hataya düşmezsiniz. levent ya da sarıyer'in hangi yönde olduğunu kestirememek işe yarayacak. bir kez daha, bilgi zararlıdır, dedirten durum...

Fenerbahçe

Hasta taraftar olmayı bırakalı neredeyse 30 yıl oldu. Ama kayıtsız kalmak mümkün değil. FB’nin Bursa yenilgisi beni bile futbol ve FB hakkında konuşturdu. Çünkü, FB hakkında düşünmek Türkiye hakkında düşünmek demek... Bu klişe cümlemi ağzımdan çıktıktan hemen sonra yadırgadıysam da, futbol hakkında klişesiz konuşmak zor. Hayata asılmayan, sadece kendine fırsat tanınmasını bekleyen, ama fırsat arama ya da yaratma konusunda orman arazisi çevirme veya topluma ait plaja şezlong atma tipinde fırsatçılığı anlayan bir davranış tarzının ağır bastığı bir ülkede yaşadığımız söylenebilir. FB’nin şu andaki halini bu durumdan soyutlayabilir miyiz? Ayağına gelen topa vuran, topun peşinde koşmayan, maça asılmayan oyuncular... Canı istediğinde çok iyi oynayan, ama o maçta oynama arzusunun gelip gelmeyeceği belli olmayan oyuncular
Hemen itirazlar yükselebilir: Herkes böyle, başka takımlar farklı mı? FB’deki “yabancı”lar da mı bu davranış tarzını benimsemişler, başka ülkelerde gelişip yetkinleştikleri halde? Nasıl oluyor da değişiyorlar? Genetik bir etki yok ortada. Bir “kültür” var; sansasyonel olanı, göz boyayıcı olanı destekleyen... Sadece büyük ya da dışarı gözüken maçları ciddiye almanın, “tribünlere oynama”nın alkışlandığı bir kültürde, emek veren, kendini gösterme meraklısı olmayanların barındırılmasını bekleyemeyiz. Genetik değil kültürel olduğunu, her gelenin bir biçimde etkisi altında kalıp, geldiği yerin havasını çalmasından anlayabiliriz. Bu alışkanlıkları yadırgamayıp, savunmaya geçmemiz de aynı kültüre alışmamızdan, başka türlüsünün mümkün olmadığını düşünmemizdendir.
“Böyle gelmiş, böyle gider” sözümüzdeki karamsarlığın, kültürün içinden çıkıp her yerimize sızdığını hissederiz. Karamsarlık oradaysa, yönetim değişikliği, antrenör değişikliği, futbolcu değişikliği beyhudedir... Derdimiz kültür ise, ülkede hayata asılmayı, FB’de maça asılmayı önleyen kültürü ne yapmalı? Öylece bırakmalı mı? Değiştirmeli mi ? Aslında hayattan pek bir şey beklemeyen, ya da çok şeyi hemen bekleyen, karamsarlık kültüründen nasıl kurtulmalı ? FB’nin hayatını değiştirebilecek şeyler, ülkemizin hayatını da değiştirebilir.

Monday, February 23, 2009

Eskisi yenisinden taze olabilir !

Yeni yıl için yeni bir şey yapmamız gerekir mi? Her şeyin yenisi mi makbul? Belki de, bu yıl köhnemiş, eskimiş sayılan fikirlerin, insanların tekrar canlanacağı bir yıl olur. Belki, yeni saydıklarımız aslında yeni kisvesindeki eskiler, yenilik arayışı ise sadece yerinde duramazlığımızı, huzursuzluğumuzu avutmak için yeni diye yutturduğumuz şeyler.Eski çizgilere bakınca bunu görüyorum. 1988, 1989 ve 1991 aralık aylarının son günü için çizdiğim “kapak karikatürleri”ni o zamanki Cumhuriyet Bilim Teknik ilavesinde yayımlanmıştı. Bugünden 20 yıl öncesinde, benim ruh halim kadar, 1980 sonrasındaki ilk 10 yılın umutla karamsarlık, ne olduğunu anlamaya çalışma sırasındaki şaşkınlık, hayatta kişisel çıkış yollarını bulma çabasıyla bir ideale bağlılığı bağdaştırma gibi herkese özgü sayılabilecek ikilemleri de çizgilerde (veya çiziktirmelerde) görmek mümkün. Bugünkü “liberal aydın” tabiatımın öncüllerini de çizgi ve söz arasında yakalamak kolay. Açıkçası, bir gizleme çabası da yok. Yıllar sonra Noel babaya sorduğum soruya aldığım cevabı gösteren son çizgi ise, herhangi birimizin verebileceği sıradan bir cevap. Yeni bir şey istemekten daha doğal ne var? İşin kötüsü, yeni diye sarıldığımız, ya da yeni diye pompaladığımızın “eski”nin kötü kopyası olmasını ne önleyebilir? Hayatımızı aydınlatacak, karamsarlıkla beklenen 2009’da “iyi ki yaşıyorum” dedirtecek cinsten bir yeniyi ne sağlayabilir? Bu sorulara hazır cevaplar arayanlar yanılır. Cevabı oluşturmak herkesin görevi. Gelecek yıl, güzel bir yıl olsun. Yeni ya da eski...

güvenlik olmadan güven olmaz

Çocuk yetiştirme alışkanlıkları toplumun işleyişine ilişkin ipuçları taşır. Ne de olsa, “bugünün küçükleri yarının büyükleri”dir, ve bu böylece devam edip gider. Kriz dönemlerinde, toplumsal uyuşmazlık ve çatışmaların öne geçtiği durumlarda, sorunlara nasıl yaklaşılacağının ipuçlarını, anneler ve çocuklarına bakarak bulmayı deneyebiliriz.
Annelerin çocuklarına nasıl yaklaştığını Unilever’in “kirlenmek güzeldir” ve “her çocuğun oynamaya hakkı vardır” kampanyaları çerçevesinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 10 ülkede 2006-7’de yaptırttığı araştırma, ülkemiz annelerinin çocuklarını büyütürken nasıl düşündükleri ve davrandıklarını gösteren ilginç bulgular ortaya çıkartmıştı. Hatırlatayım:
Temel sorular, çocuklar ev dışında oynamaları, bunun yararları, ve ne ölçüde mümkün olduğu üzerine kurulmuştu. Çocukların (evin) dışında özgürce oynuyor olmasının önemini net ve doğru biçimde kavrayan annelerin oranı ülkemizde % 86 iken (dünyadaki en yüksek oran), Türkiye’deki çocukların evden dışarıda, parklarda, bahçelerde, sokakta oynama oranlarına baktığımızda gördüğümüz oran ise, çarpıcı biçimde düşük: %28 (dünyadaki en düşük oran, dünya ortalaması % 60). ‘Çocuklar oynamalı, çok faydalı; ama bizimkiler değil’ anlamına gelen çelişkili bir sonuç. Peki, ama neden? Çocuklarını kendi kaygıları sebebiyle evde tuttuklarını, “sokağa, dışarı salmadıklarını” söyleyen annelerin oranı dünyada % 45, Türkiye’de % 83.Annelerimize “Peki ama sizi tam olarak ne kaygılandırıyor ki, çocuklarınıza yararlı olduğunuza inandığınız halde, onları yaşayarak öğrenme hakkından yoksun bırakacak biçimde evde tutuyorsunuz, dışarı bırakamıyorsunuz” diye tek tek sorulduğundaki yanıtlar, annelerin düşünüşlerini ve duygularını yansıtıyor: “dışarısı güvenli değil (Türkiye % 83, dünya %65), bir yerlerine bir şey olur, düşer bir taraflarını incitirler (Türkiye %75, dünya ortalaması %57), (üşütür) hasta olurlar” (Türkiye %48, dünya ortalaması %31)...
Annelerin çoğu, çocuklarına her an bir zarar gelme olasılığını akıllarına getiriyorlar. Bu olasılıkları düşünme eğiliminin evrensel olduğunu, en çok gebelik ve doğumdan sonraki ilk birkaç yıl boyunca yoğun olduğunu gösteren sayısız araştırma var. Ancak ülkemizdeki annelerde bu kaygılar hiç hafiflemiyor. Annelerin çocukların yaşayarak öğrenmesinin önemine inanmalarına rağmen, çocuklarına zarar gelebileceği kaygısı ile, çocuğu ev dışına, kendi haline bırakmaya içleri elvermiyor.
Kendine güvensin, n’aparsa yapsın. “Peki, çocuklara özgürce oynama, gelişme olanağı tanınsa, ne kazanmalarını beklersiniz?” diye sorsak: kendine güven (% 59; aynı beklenti oranı özgüven şampiyonu Amerikalılar için % 20). Sosyal anlamdaki gelişim, yardımlaşma, işbirliği ve arkadaşlık gibi beklentiler ise, daha arka planda kalıyor (ülkemizde % 38, Amerikalılarda % 60 ). Çocukların geleceğine dönük beklentileri (annelere) sorulduğunda ise, “daha güvenli” bir gelecek umduklarını söylemeleri de ruh hallerini yansıtıyor. Türkçe’deki (kendinden) emin olma ile emniyet, (öz) güvenli olma ile güvenlik kelimeleri arasında kurabildiğimiz ilişkileri, İngilizce’deki confidence ve safety (ya da security) kelimeleri arasında kuramadığımıza dikkatinizi çekmek isterim. Her lisan ait olduğu kültürün önceliklerini ve eğilimlerini yansıtır. Bilmiyorum, başlıca beklentileri olan güvenden annelerimizin anladıkları, altta kalmama, kendini ezdirmeme (gerekirse, başkasını ezme) gibi, klinik görüşmelerde olsun, toplum eğitim çalışmalarında olsun, çok sık dile getirilen, sonuçta yine güvenlikle ilgili bazı davranışlar mı? Güvenliğin olmadığı yerde, güven hissinin gelişmesi de mümkün değil.

Ülkemizin çocuk yetiştirme kültüründe çocuğun sadece ekonomik değer taşımaktan çıkıp psikolojik bir değer kazanması, hem sosyo-ekonomik açıdan farklı toplumsal kesimler, hem aynı kesimden kuşaklar arasında, çocuklara yaklaşım açısından önemli farklara yol açıyor.. Bir yanda geleneksel olarak bağımlılığı körükleyen, bağımsız birey olma yolunda yetiştirmekten uzak duran, itaate ve söz dinlemeye önem veren yaklaşım. Az ötede, çocukların özerk, kendine güvenli olmasını, yaşayarak deneyerek öğrenmesini isterken, bunun aileden uzaklaşmaya yol açacak düzeye varmasından, kopmalardan kaygı duyan yaklaşım. Üçüncü bir yaklaşım gerekli, ama henüz ortada yok.
Annelerin yaklaşımlarını, ülkemize yön verenlerin topluma bakış açısına benzetmemek mümkün değil. Ne de olsa, çocuk kalmış milletimizin ebeveyn ihtiyacı sürgit devam ediyor.

özlemesi güzel, yaşaması zor

Çocukluk özlemesi güzel, yaşaması zor bir hayat dönemidir. Modern zamanların çocukluğu, modern anne-babaların ezberlenmiş özlemlerinin peşindeki debelenmelerinden nasıl etkileniyor? Sn Berrak Coşkun’un bir sektör dergisi için sorularına yanıtlarımı toparlarken, bu temel soru oluştu. Cevabını arayanların görüşlerini duyabilmek isterim.

1- Çocuktuk. Büyüdük ve yitirdik mutluluğu. Mutlu olamadığımız gibi mutlu da edemiyoruz artık. Yetişkinlerin dünyasında kaybettiğimiz şey ne? Sizce nerede kaçırıyoruz ipin ucunu?
Çocukluğu mutlu bir dönem olarak görmek biz büyüklerin bir özelliği. Çocuklara, gençlere sorduğunuzda hiç mutlu tanımlamıyorlar kendilerini. “Mecburiyetler içinde” büyüyen, “her istediklerini yapamayan”, dört gözle büyümeyi bekleyen çocuklar, biz böyle dedikçe gülüyorlar. Bence geçmişi hep iyi yanlarıyla hatırlama eğilimimiz sebebiyle böyle düşünüyoruz. Nerede o eski bayramlar gibi...Bugünden odağımızı uzaklaştırmak, en azından bir zamanlar mutlu olmuş olduğumuza inanarak avunuyoruz. Mutluluk yaşanmaz, hatırlanır. Geçmişte kalan, geri gelmeyecek olan güzel hatırlanıyor.
Bir röportajınızda, “Mutsuzluğu öğretmeye gerek yok. Bu bizim doğal eğilimimiz” diyorsunuz. Biraz açıklamanız mümkün mü acaba?
Zihin mekanizmaları önce gerçeği tüm çıplaklığıyla, aynı kral çıplak diyen çocuğun gördüğü netlikte, görerek büyürüz. Sonra, büyüme ve olgunlaşma “sayesinde”, gerçeğin rengini siyah beyazdan pembelere dönüştürme becerimizi kazanırız. “kral çıplak ama böyle de hoş duruyor” ya da “belki bana öyle gözüküyordur, aslında değildir” diyebilmeye başladığımızda, yalan söyleyebildiğimizde, kendimizi “mutlu” hissettirmeyi, gerçeğin acı yanlarını arka plana itmeyi başarırız. Buradaki mutluluk terimi aldatıcı olabilir, acı çekmeye dayanabilmek de mutluluğun bir parçası aslında... Ama herşeyin iyi yanını görelim, ideolojisi çoğumuza iyi hissetmek ile mutlu olmayı karıştırtıyor. İyi hissetmek zorunda değiliz.

Bebekliğin ilk üç yılı, insanın bütün hayatını belirliyormuş. Doğru mu?
Önemli, ama o kadar da değil, korkmayın. Temel güven duygusu, başkalarına güvenebilmek, korunacağına kollanacağına inanmak bu yaşlarda gerçekleşir. Kendimize değer verildiğini hissedebilmeye başladığımız yıllardır. bu kimlik inşası yıllarca devam edecektir. İyi bir başlangıç yapmak kolaylık sağlasa da, sonradan da kapatabilecek açıklar vardır.

Peki, sevmek öğrenilebilen bir şey mi? Genetikle ne kadar ilgili?
Sevebilmek, başkasına önem vermek hemen hemen tüm insanlarda yapısal olarak varolan bir dürtü. Ancak, bunu ortaya koyma biçimleri, koyabilmeyi becerebilme zaman içinde öğrenilen başka şeylerle ilişkili. Örneğin, sabredebilme ve bekleme, ya da başkasının duygularını hesap edebilme ve anlayabilme gibi..

Coğrafya değiştikçe, yaşanan sorunlar da değişiyordur mutlaka. Diğer ülkelere kıyasla Türkiye’de çocuk olmanın bedeli daha mı ağır?
Ülkelerin refah düzeyi düştükçe, çocuklar daha kolayca gözden çıkartılır oluyorlar. Yetişkinlerin hayatta kalma dertleri önplana geçiyor. Ülkemiz zenginlik ve refahın dağılımı açısından büyük eşitsizlik gösteren bir ülke... Krizli, güvenlik sorunları olan, moralsiz bir ortam ağır bastığında anne-babalar çocuklarına ilgi düzeyleri yüksek de olsa, korku ve umutsuzluk aşılayıcı davranıyorlar. Çocukların geleceğine yatırım adı altında yapılanların çoğu bağımsız, ama çevresindekilere ilgili ve duyarlı bir insan yetiştirmekten ziyade gündelik amaçlara yöneliyor. Üstelik bu arzular toplumsal sınıf ya da bölgeler ötesi bir yaygınlıkta.

Toplum olarak hangi yanlışları paylaşıyoruz? Ebeveynlerin tekrarlamaktan yorulmadığı hatalar neler?
Sabırsız, müdaheleci, üşengeç... Hoşgörülecek şeyi hoşgörmeyen, boşverilecek şeye boş vermeyen, ama hep hoşgörüden ve özgürlükten bahseden anne-babalar çok sayıda.. diğer yandan meseleye yakından baktığınızda, özellikle küçük yaştaki çocuklarda özgür bırakma adı altında boş verme, kendini yormama, çocuğa kendini sevdirmeye çalışma gibi davranışlar gözüküyor. Bunun sonucu, ergenlik çağına vardığında kendini nasıl kontrol edeceğini bilemeyen, başkaları ile ilişkilerinde tek taraflı, “maddiyatçı”, sınırlara uymayı sevmeyen ama baskıcı otoritelere boyun eğen, ve kendisi baskıcı otorite kuran genç adayları ile karşılaşıyor, ne yaptık biz? diye üzülüyoruz. Bebek ve küçük çocuklara annebabalık yaptığımız dönem çok kritik: çocuk olarak hayata ilişkin sınırları, kendi sınırlarımızı ve kapasitelerimizi öğrendiğimiz, kaybetmeye, zorlanmaya alıştığımız bir dönem. Ancak bu sayede yaptıklarımızın, kazandıklarımızın bir değeri olduğunu anlamaya başlıyoruz. Ergenlik döneminde bu altyapı ile ilerlemek, güvenli bir kimlik oluşturmak çok daha kolay olabilir.

Yeni bir dünyada yaşıyoruz artık. Hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, duygusal ifadeleri büyük ölçüde zayıflatıyor. Anne, baba, çocuk üçgeninde üstlendiğimiz roller de etkileniyor tabii tüm bu gelişmelerden. Neler değişiyor? Anne baba olmanın kuralları yeniden mi belirleniyor ? 2000’lerde çocuk yetiştirmenin 60’lardan, 70’lerden farkı ne?
Pek bir farkı yok galiba. Çocuklar yine sevilmek ve sevmek istiyor. Annebabalar da... İhtiyaçlar, dilekler, özlemler aynı. Ama bu dileklerin gerçekleşeceğine inanç azalmış olabilir. Şimdiki çocuklar geçmişten farksız, ama, anne-babalar çok değişti; zamanları, enerjileri, yaşama arzuları eskisi kadar güçlü değil. Yetişemiyorlar. Hayat çok hızlı, yapmak istediğimiz çok şey var; yetişemiyoruz. Söylenen bu. Yapmak istediklerimiz neler diye soararsanız, yeni mallar, oyuncaklar almak, evimizi yenilemek... Neylik bir laf, ama yetişemediğimizi söylediğimiz şeylerin çoğu tüketime ilişkin. İstersek yapmayı düşündüğümüz ama yapamadığımız her şeye zaman var. Yeter ki, bir şeylerden vazgeçmeyi bilebilelim. Hiçbir şeyden vazgeçmeden, her şeyi elde etmek... Çocukça bir istek. Çocuk kalmışlık bizim suçumuz mu? Bilemiyorum.

Ne kömür sobasında pişen kestanenin tadını ne de bayramlarda kapı kapı dolaşıp el öpmenin tatlı rekabetini biliyor şimdiki çocuklar... Bütün günü evde bilgisayar başında geçirirken, alabildiğine kopuklar hayattan. Teknolojiye uyum, çocuklarımızı yalnızlığa sürüklemeyecek mi? Çocuk büyüteyim derken, bencillik ormanı mı yetiştiriyoruz acaba?
Yalnızlık, sadece teknolojinin sonucu değil. Biraz da, yalnız kalmayı istemiş olabiliriz. Teknoloji bunu yapmamızı sağladı mı acaba? Tanımladığınız geleneksel ilişkilerin bir kısmı içinde olduğunuzda bunaltıcı, bireysel sınırları zorlayıcı hatta yok edici etkiler de oluşturan bir dönemi temsil ediyor. Yalnız kalabilmeyi istemekte bir sakınca yok bence. Ama teknoloji tam da o yalnız kalabilme isteğine bir cevap ararken, yine de yalnız kalmayı, bir şeyle meşgul olmadan, kendi kendiyle durabilmeyi becerebilmiş değiliz.


Her çocuk bir proje mi? Doğdukları andan itibaren bilimsel bir düşünce gibi ele almak, hatta “üzerinde çalışmak”, yetişkin hayatında avantaj sağlar mı ona?

Bilimsel düşünceyi, kötü ya da kuru, duygusuz yaklaşımın kaynağı olarak görmek haksızlık olur. Bilim bize kullanacağımız bir malzeme, ve en önemlisi, bu malzemeyi koşulsuz kabul etmememe ilkesini verir. Çocuğunu bir proje gibi görenlerin bilimsel bir proje yapmaktan ziyade bir iş yatırımı projesi gibi görmesi, sadece kâr edilecek, zarara tahammül olmayan bir işletme mantığıyla hareket etmesi dediğiniz durum olabilir. Bunun çocuğa avantaj getirmesi beklenebilir mi? çocuk pasif bir hammadde değildir. Proje kaldırmaz. Ama makul, bilgili ve ne yaptığını bilen insanların annebabalık tarzlarına da “proje” yakıştırması yapılıyor. Hiç bir şey yapmadan bakma, her şeyin kendiliğinden olmasını bekleme ekolü, “proje”ciliğin ikiz kardeşi, ve ne yazık ki aynı zararı verebilir.

Çocuğun karakteri, büyük ölçüde annelerin eseri... André Maurois, “Başarısızlık ve felaketlere rağmen hayata karşı güvenlerini sonuna kadar saklayabilen iyimser insanlar, daha çok iyi bir anne tarafından büyütülmüş olanlardır” sözleriyle çok güzel özetliyor bunu. Siz de aynı görüşte misiniz?
Ben çocuğuna güvenen, kendi eksiklerini arayıp bulan anneleri babaları daha çok önemserim. “İyi anne”yi nasıl anlayacağız, neresinden tanıyacağız ? İyi bir anne olduğuna ürün ortadan çıktıktan sonra karar veriyor isek, evet, Maurois haklı diyebiliriz. İyi annelerin yetiştirdiği çocukların hepsi bir birine benzemeyebilir, onu da unutmayın.

Yetişkinlerin dünyasına baktığınızda, çocuk olarak en çok ne şaşırtırdı sizi? Nelere anlam veremezdiniz?
Büyüklerin sofrada çok uzun kalmaları, misafirliklerde saatlerce hiç bir şey yapmadan, sadece konuşarak oturabilmeleri, enginardan, alkolden, kerevizden tad almaları.... Çok sıkıldığım her durum anlamakta zorlanırdım. Ama çocukluk sıkılmak demektir. Sıkılmaya dayanmayı öğrendiğiniz, eğlencenin değerini bildiğiniz bir zaman.

valkyrie: doğru tarafta olmak

valküre filminde bir sahne var, telgrafhanede geçen... hitler'e karşı darbe girişiminde bulunanlardan ve hitler'in karargahından gelen (ve tabii ki birbirine karşıt) mesajlar aynı anda ulaşırlar. mesajları inceleyip, askeri birliklere dağıtmakla görevli komutan zor durumda kalır; karar veremez. darbeciler, hitler'in ölmüş olduğu varsayımı ile işleyecek bir yasal mekanizma ile hareket etmektedirler. hitler'in ölüp ölmediği konusunda ise, bir kuşku vardır. görevli başçavuş komutanın kararsızlığını görünce, doğru tarafta olmalıyız, der. doğru taraf, haklı olan mıdır, yoksa, kazanacak olan mıdır? bu soruyu saniyelerle irdeleyen komutan, kazanacak olanın doğru taraf olduğuna hükmeder. darbecilerin mesajlarını bloke eder.

Wednesday, December 24, 2008

çakır okulunda ve bursa'da

Haftasonu 12 saat uyuyabilmek dünyadaki en güzel şeymiş gibiydi. Bursa'da iki konuşma arasında bir geceleme yapınca, "boşluk" terapisi gibi oldu. Pazar günü bir öğretmen çiftin (okulun adı soyadlarından geliyor) kurduğu ve sonradan ayrıca öğretmenlik okumuş oğulları Cem'in yönettiği Çakır okulunda davetli konuşmacıydım. Çocuk sahibi olma, büyümek, sorumluluk kavramları üzerinden her yaştan çocukların annebabalarına dönük bir konuşma yaptım. aynı okulda 3-4 yıl önce yaptığım konuşma henüz belleğimden silinmemişti. o iyi oldu. bir sürü de insan vardı. ilgiyle, sahici bir ilgiyle dinlemeleriyle ben de coştum galiba. biraz uzattım. zahmet ve sıkıntı çekmeye düzdüğüm övgüler ile dinleyicilere zahmet verdim. zahmete de değdi.
ertesi gün uludağ üniversitesinde rektörlükte yaptığım konuşmada ise basiret nasıl bağlanır die bir ad taktığım konuşmam var, onu yaptım. nasıl saçmalarız, ya da nasıl göz göre göre hata yaparız da diyebiliriz... toplantıdan sonra suna taneli hoca üşenmeyip beni mudanya'ya kadar götürdü, yağmur, çay, biraz tatlı bir şeyler, güzel izler ile ayrıldım.


anlatma ile yazma dili arasındaki farkları ortadan kaldırabilecek bir sistem olsa, şu anda blogdaki konuşur gibi yazma anlaşılırlığı zorlaştırıyor. oysa,

Tuesday, December 09, 2008

finansal kriz döneminde "var mısın yok musun?"

Finansal kriz döneminde para hesabımız değişiyor mu?
İzmir’de genellikle dolu olan mağazaları bugün boş gördüğümde, öyle göreceğimi bildiğim halde içim sızladı. İdil’in (kızım) ıssız lokantalar, ıssız mağazaları gördüğündeki çekinmesini hatırladım. “Girmeyelim” dediğinde, nedenini sorduğumda “sanki herkes ölmüş gibi geliyor” diye kaygısını açıklardı. Issızlığın çağrıştırdığı ölmüşlük duygusu için biraz erken değil mi diye düşünmeye başladım.
Ekonomik krizin psikolojik boyutu üzerine çokça konuşuluyor, ama, bu konu hakkında ne kadar bilgiliyiz, emin değilim. Ekonomik hayattaki değişikliklerin algımız üzerindeki etkilerini tartışarak başlayabiliriz belki.
“Var mısın, yok musun?” programını düşünelim. Açtıracak 50 ve 125 liralık kutular kaldı diyelim. Banka ya da “Hamdi bey”, 75 önerdiğinde “yokum” (red) cevabı alması olasılığı daha yüksek. 90 verdiğinde ise kabul edilmesi mümkün. Yarışmacı 50’ye daha yakın olan 75’i reddederken, 125’e yakın olan 90’ı tercih ediyor. Bunu ekonomiye ilgi duyan herkes tahmin edebilir. Mekanizma ilginç; 50yi verili bir para olarak kabul ettiği için, sanki programa geldiğinde cebinde sıfır değil de, 50 lira varmış gibi hareket ediyor. Kazancı saymaya 50’den başlayınca, ne alsa az gelebiliyor.
İşin kötüsü, yarışmacılar 125’i ya da o sırada en yüksek ödül ne var ise, onu da neredeyse garanti görüp, ne alsalar 125’e göre düşündükleri için, 125’i alamadıkları sürece hep zarar etme duygusu içinde kalırlar. Sıfırdan başlamış olduklarını kolayca unuturlar.
Belki de fazla düşünmekten... Kutulardan hangisini seçeceğine karar verirken, Acun’un “iyi düşünmen lazım” tavsiyesini tutarak düşündükçe düşünürler. Neyi düşündüğünü pek anlamasak da, sürecin uzaması heyecan vericidir.
Krizden nasıl çıkacağımızı düşünürken de, benzer bir düşünme tarzına mı giriyoruz acaba? Sanki çok düşünürsek daha doğru karar vermiş oluruz gibi gelse de, her zaman geçerli bir yöntem olmayabilir.
Kriz öncesindeki gelirimize göre bir düşüş olduğunu ya da olacağını kestirmek işten bile değil. Yine de şöyle bir soru akla gelir: Hangi önceki gelir? Tabii ki, geçen yılki. Zihnimiz karşılaştırmaları elindeki en son veriyi bir önceki arasında yapar. Geçen yıl 10 bu yıl 5 kazandıysam, zararım 5’tir diye düşünürüm. Son 5 yıldaki ortalama kazancın neydi diye sormayı akıl ederseniz, yanıt; 4. Zararda mıyım, durumum kötüye mi gidiyor? Yoksa, daha az kazanıyor olmak mı beni zararda hissettiriyor?
Krizin psikolojisini tartışmaya buradan başlasak. Var mısın, yok musun ?

bursa'daki bir dergiden sorulara cevaplar

(bursa'da dağıtılan bir iş dergisi için sorular ce cevaplarımdan; soruları yönelten berrak coşkun) soru: 1- Çocuktuk... Kısacık boyumuzla mutfaktaki masaya erişme yeteneğinden bile yoksunduk ama döndürebiliyorduk dünyayı parmağımızın ucunda. Karanlığa gizlenmiş gölgelerle savaşırken, hep iyi kalpli kahraman şövalyenin kazanacağını biliyorduk. Büyüdük sonra. Kırmaya, kırılmaya, aldatmaya, aldanmaya, en kötüsü umursamamaya alıştık. Büyüdük ve yitirdik mutluluğu. Mutlu olamadığımız gibi mutlu da edemiyoruz artık. Yetişkinlerin dünyasında kaybettiğimiz şey ne? Sizce nerede kaçırıyoruz ipin ucunu?
cevabım: Çocukluğu mutlu bir dönem olarak görmek biz büyüklerin bir özelliği. Çocuklara, gençlere sorduğunuzda hiç mutlu tanımlamıyorlar kendilerini. “Mecburiyetler içinde” büyüyen, “her istediklerini yapamayan”, dört gözle büyümeyi bekleyen çocuklar, biz böyle dedikçe gülüyorlar. Bence geçmişi hep iyi yanlarıyla hatırlama eğilimimiz sebebiyle böyle düşünüyoruz. Nerede o eski bayramlar gibi...bugünden odağımızı uzaklaştırmak, en azından bir zamanlar mutlu olmuş olduğumuza inanarak avunuyoruz. Mutluluk yaşanmaz, hatırlanır. Geçmişte kalan, geri gelmeyecek olan güzel hatırlanıyor.
(kalan soru ve yanıtları www.yankiyazgan.com a koymak daha uygun olblr)

Monday, December 08, 2008

zamanın hızlandığı krizli bir bayram günü izmirde

izmir uçağında yaşlanan aile üyelerini bayramda görmeden edemeyen serdar ve berrin'e (ortaokul sınıf arkadaşlarım) rastlayınca, zamanın gerçekten hızla geçmekte olduğunu hatırladım.
hepimizin hissettiği bir hızla geçen zamanın etkisi izmir'de (ya da sizler nerede büyüdüyseniz, orada, ve hele oradan uzakta yaşamaktaysanız) daha kuvvetlenmiş gibiydi.
evin penceresinden 49 yıl içindeki onikimilyonuncu kez dışarı baktığımda, körfezdeki şilep çokluğunu garipsedim. çoktular ve boştular. yağız'ın (istanbul'dan 5 saatte gelmiş) demesiyle "navlunlar çakıldığı" için gemiler boştu ve yük beklemekteydiler.
bayram günü saat iki gibi mağazalarını açan küçüklü büyüklü mağazalar da aynı şeyi yapmaktaydılar.
günlüğü 650 dolara indiği söylenen konteyner gemileri bu fiyatla giderlerse, mavi yolculuk guleti niyetine tutmak düşünülebilir, esprisi ile biraz avunduk.
havanın şu andaki gri maviliği, karşıyaka'nın ışıklarının parlaklığı, iki yaka arasına yığılmış gemilerin daha da parlak ışıkları hepsi kasvetli bir günü kasvetli biçimde sonlandırdı. akşam için bir eğlence bulmak yerine, düşe kalka büyümek'in yeni edisyonu için düzenlemeleri yazmaya koyuldum.
kasvetin kaynağını aramak için en iyi yer yazı diye düşündüm.

Sunday, November 30, 2008

Olmayacak işler

Garip sorular vardır, 20’li hatta 30’lu yaşlarda iken sıkça gittiğimiz ev partilerinde, ortamı ısıtmak amaçlı oynanan “oyun”lardan birisinde sorulur: Şu anda hayatınızın son 3 dakikasını yaşıyor olduğunuzu bilseniz, ne yaparsınız?
Bu tür bilmecemsi ve fazlasıyla yeni dalga fransız filmi etkisi altında kalmış sorular, ilk duyduğunuzda kafanızı karıştırır, hemen bir tatlı telaşa kapılırsınız. Sanki ölmüyorsunuzdur da, hoş bir yolculuğa çıkmak üzeresinizdir. Zaten, bir önceki ya da bir sonraki ve aynı minvaldeki soru ise, “bir ıssız adaya giderken yanına hangi 3 şeyi almak isterdin?” olur.
Bitmeden, kaçırmadan, hiç kaçırmak istemeyeceğiniz ne olduğunu, hayatınız sona ermeden ve tabii ki 3 dakika içerisinde ne yapacağınızı düşünmekle meşgulken 3 dakika bitip gider.
Bu köşedeki son yazımı hazırlarken de, benzer bir ruh haline girdiğimi hissettim.Akşam gazetesindeki düzen değişikliğinin bir parçası olarak, son 3,000 vuruşluk yazımda ne yazardım sorusunun cevabını yazılı olarak düşünürken, yazının sonuna yaklaştım bile. 3,000 vuruşla bu köşenin okuruna veda etmek, bir başka olmayacak iş.
30’lu yaşlardan ise epey uzağım, ev partisi nasıl olurdu onu da unuttum, ama olmayacak işlere girme hevesim devam ediyor. Yazmak, ve çizmek, çiziktirmek, insanın olmayacak işler yapma, cesaret gösterme, yürekli davranma ihtiyacını karşılayan en sevimli uğraşlardan birisi. Gazeteye, dergiye yazma, ve çizme merakımı, işgüç sahibi bir adama yakıştırmayanlar yanılıyor. Olmayacak işler ile uğraşmak insanı insan gibi hissettiriyor.
Sevgili okur, başlayan her şey biter, bunu bilmek yaşamaktır. Bitmesini istemediğiniz anlar çoğaldıkça, yaşadığınızı hisseder, insan olduğunuza sevinirsiniz. Başka hiçbir canlının bu bilgiye sahip olmadığı düşünülüyor. Hayatın başı ile sonu arasındaki mesafeyi katetmek için bir an evvel büyümek istediğimiz çocukluk yıllarından epey uzaktayız. Hiç acele etmediğiniz, yazılarımı okuyup, titizce mesajlar yazdığınız, kısacası, olmayacak bir iş yapıp, geçtiğimiz ikibuçuk yıl boyunca okurum olduğunuz için teşekkürler. Meraklı okurlara not; www.yankiyazgan.com sağolsun, yazma çizme ihtiyacımı karşılayacak.

Saturday, November 29, 2008

hususi arzu üzerine


gazetede S Turgut'un yönetmenlikten ayrılışını öğrendiğim gün, köşemde yazdıklarımın ya da kendisiyle beraber pazar ilavesinde yaptğım entelektüel şaklabanlıkların onun mevkiine malolup olmadığını, işini benim yüzümden (kendini bir şey sanma noktasına varan bir düşünce tarzı, ama insana yaşama tutkusu veriyor:)) kaybedip kaybetmediğini bile ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım ki...
gazete insan kaynaklarından bir görevli, beni arayıp, yeni yönetim döneminde yazılarıma son vermemin rica edildiğini kibarca söyledi. işin komiği, ben de aynı sabah yayın yönetmeni yardımcısına benzer bir nezaket ayrılığı mesajı yollamıştım. ama bu arzu benim dilekçemden bağımsız gelişmiş galiba...
medya kulisi sitelerinden anladığımca,
".... Yeni yayın yönetmeni ...., bazı yazarlarla yollarını da ayırıyor. Ücretsiz yazmasında ısrarcı olduğu ............. bu öneriyi kabul etmeyerek istifa etti. Son dönemde ikinci sayfada yazıları çıkan ............ ilaveye kaydırıldı. Yankı Yazgan'ın ise yazılarına son verildi."
hmmm, neyse, üzülmedim değil. ama, aynı döneme denk gelen evdeki kedimiz çıtır'ın ölümüne daha fazla üzüldüğümü söylemeliyim. bir de, son yazı yazıp okurlarla vedalaşma fırsatının olmamasına.
gazete için hazırladığım ama yayımlanamayan yazıyı bir sonraki "post"da bulabilirsiniz.

bu yazının üzerine bir "ayrılık çizgisi" koymalıyım.

Monday, November 24, 2008

gazete günleri




akşam gazetesine 2.5 yıl önce beni yazar olarak davet eden serdar turgut, yayın yönetmenliği görevinden ayrılmış ya da ay-ı-rılmış. gazetelere yazan, ama gazete okumaya haftasonunda fırsat bulabilen bir kişi olarak bu haberi geç öğrendim.


akşam'ın pazar ilavesindeki ciddi görünüşlü, ama kendisiyle espri anlayışlarımızı tokuşturduğumuz 6-7 sefer yayımlanmış "yüzyüze" köşesini kağıt darlığı sebebiyle zaten kaldırmıştık. oradaki söyleşileri (sözün yazıya geçmiş hali zaten bir garip oluyor) http://www.yankiyazgan.com/ da ayrı bir başlık halinde bulabilirsiniz.

buraya da bir fotograf koyarak kendisini selamlıyorum.

bir çok kişinin sinirine dokunmayı önemsemeyen, ilginç, kendine özgü, okumaya değer bir yazar; umarım, yazılarını sürdürür. yazdıklarını kelime anlamı ile okuma aşamasını geçerseniz, düşündüren yanlarını görebilirsiniz.


yazdıklarımıza uygun, tam ti'ye almalık bir blogpost oldu:))






gündelik hayat sorularına gündelik cevaplar

bu ara bloguma ne ekleyeceğime bir türlü karar veremediğim için, geçen yaz arena dergisinin, (ne alaka demeyin, bana soru soran bir çok kişiye ayırdetmeden yanıt vermek gibi bir huyum var, bir cevabım ve o anda zamanım varsa... buna cevap yetiştirmek de denebilir) sorularına verdiğim yanıtları buraya koyuyorum, iyi eğlenceler.

Sizin için yüzyılın dahisi?
Yirminci yüzyılın dâhisinin, adını bilebileceğim birisi olmadığından eminim.
Bugüne dek izlediğiniz en etkileyici sahne performansı? (müzik/sahne şovu; oyunculuk/dans)
30 yıl önce seyrettiğim Küheylan’ın (Peter Shaffer’ın tiyatro oyunu) etkisi devam ediyor. Müzik için, Cecilia Bartoli’nin Aya İrini’deki konseri...
Sabah saatleri için ideal müzik cd’si?
Lisa Ekdahl bugünlerde...
Başucu kitabınız?
Fernando Savater’den “Oğluma Ahlak Üzerine Öğütler”, İhsan Oktay Anar ve Orhan Pamuk’un romanları
Defalarca izlemekten sıkılmayacağınız sinema filmi?
“Başkalarının Hayatı”, “400 darbe”Sürekli takip ettiğiniz bir yayın?
Aksatmadan okuduklarım, Scientific American ve New Scientist. Ama çok sayıda yayını takip ettiğimi söylemeliyim. En büyük hobim bu zaten...
Psikiyatri alanında tek geçeceğiniz isim?
Çok sayıda insan var, örneksediğim, idealize ettiğim; hangi birisini söylesem...
Son dönemlerde cd player'ınızdan çıkartmadığınız müzik albümü?
Viyolonselci Jacqueline Du Pre’nin bütün kayıtları, Ray Charles kayıtlarıPopüleritesini hiç yitirmeyecek bir yazar?
Herman Hesse
Son dönemde en çok aklınıza takılan sosyal olay?
Nefret ve düşmanlık doğuran her olay
Hafta sonu için ideal tatil rotası?
Bu pek yapabildiğim bir tatil biçimi değil. Bizim balkon desem...
En son satın aldığınız dvd?
Truffaut’nun tüm filmleri. Biraz demode miyim?


cevapların bir kısmı artık geçersiz. yaz bitti ya...
bu biçim kişisel sorulara cevapları basında görünce, aman ne önemli, diye düşünmemek, bir yandan da hafif dedikodusal bir tatmin bulmamak, zor.
inanın, sordular cevapladım.

Sunday, November 09, 2008

jetlag

yolculuk dönüşü blogspotun hayatımıza döndüğünü gördüğüme sevindim.
hayat nasıl gidiyor diye sorsam mı kendime?
yolculuklar, konuşmalar, gündelik klinik sorumluluklar...
yapmak istediklerim, yapmam gerekenler, yapmam beklenenler, yapmak zorunda olduklarım, yapmasam da olabilecekler...
yazmadan rahat edemeyeceğim, ama yazmak için gereken "konsantrasyon"u bir türlü bulamadığım şeyler...
bir de doktorlukta başıma gelenler, gördüklerimden, yaptıklarımdan, yapamadıklarımdan, doğrular ve yanlışlarımdan çıkartılacak dersler vs diye bir blog yapıp, hiç olmazsa insanlara öyle bir fayda sağlamaya çalışsam?
doktorluk uygulamalarına ilişkin notlarım çok birikti, işimizin pratik, insan ilişkisine dayalı iyilikleri ve acayiplikleri ve zorluklarını yazmak... gerekir.
jetlag devam mı ediyor ne bir şey anlamak zor bu yazdıklarımdan.

Thursday, October 30, 2008

acınası durum

bu bloga ve binlerce başka bloga ilişkin bir durum: chicago'daysanız okuyabiliyor, yazabiliyorsunuz. istanbul'daysanız...?
acıklı... acınılacak durum.
sebebi, muhtelif.
kabahatli, herhalde çok kişi. çoğumuz.
ne yapabiliriz?
aklımızı başımıza toplayabiliriz.
nasıl?
değişik cevaplar verilebilir: ben nereden bileyim ? neden ben bileyim? gibisinden uzatılabilir.
yine de, böylesi iyi. aynaya baktığımızda, sandığımız gibi olmadığımızı görmek, üzer, ama aklımızı başımıza getirebilir.
görebilmeyi, farkına varmayı doğurur.

Sunday, October 26, 2008

erişilmez bloglar

dün akşamdan bu yana bloglara erişimin engellenmiş olduğunu görmek, park yerinin arabanız içinde kalacak biçimde kapısının kilitlenmesine benziyor. bu benzetmemi özgürlükleri hafife almak gibi yorumlamayın,zaten hafife alanın ben ya da benzeri insanlar olmadığı apaçık ortada.
böl bir durumda, üzüntüden başka hangi duygularla hareket etmeliyiz? üzüntü, genellikle hareket ettiren değil, hareketsiz bırakan bir duygu ise, "otur oturduğun yerde" vaziyeti belki de ağır basacaktır.
neyse, devam ederiz elbet.

Tuesday, October 14, 2008

sükût suikasti

bu terimi ilk kez ahmet güntan'dan duymuş, sonrasında lale müldür'ün bir yazısında görmüş, moralimin bozuk olduğu, gazetecilerin kitabıma ilgi göstermeyerek gazetelerde yer vermediklerini düşündüğüm bir zamanda kendime bile yakıştırmıştım. bu sözü gazetedeki yazımda kullandığımda, yazar Sefa Kaplan bana yolladığı mesajda sözün kaynağının Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu bana hatırlattığında, kendime cahilliğimden ötürü çok kızmam için bir vesile daha doğdu.

moralimin bozuk olduğunu söylüyorum, ama belki de yanıldım. psikiyatr olmam kendimi değerlendirirken yanlış yapma olasılığımı biraz azaltabilir, ama o kadar da değil. insanın morali bozuksa, kendisini önemsiz ve değersiz görme eğilimi artmaz mı? o zaman kendimi nin bir sükût suikastine değer görmüşsem, bu pek anlamlı olmamış.

yine de, okurdan gördüğüm ilgiyi "basın"dan görmedim derken abartmıyorum. bunda bir sui-kast (kötü bir amaç) olduğunu söylemek safça olur. yine de enteresan bir olayı buraya yazıp rahatlamalıyım:

geçen yıl "kalp çarpar beyin böler" çıktığında (yayınevinin benden onlardan bu desteği rica etmem ricasıyla :)) bir iletişim ajansı sahibi arkadaşım kitabın basında yer alması için kendi "contact"lerini kullanmaya gönüllü oldu. büyük gazetelerde tanıdık insanlar var, ama, kendim için fazladan bir şey istemek konusunda pek becerikli olduğum söylenemez. söyleyen varsa, bilgisizlikten, ya da sui-kast'ten...(bir de sui-niyet var, bu ikisi arasındaki farkı babama sormalıyım)

her neyse, ben de kendimce soruşturuyorum. inanılmaz bir sürü şey öğrendim. inanılmaz ve kanıtlanamaz. yine de bir biçimde yazmalıyım, kimlikleri vs ortaya koymadan, olayların mekanizmasını anlamak, insanların neden durduk yerde birisine (burada birisi ben:) düşmanca hareket ettiklerine akıl erdirebilmek için.
neyse bunun için biraz zaman lazım. şimdilik bu preview ile yetineceğim ve düşüneceğim. (bu blognotu ekim başında yazmışım, şimdi yayınlayalım, gerisini tetiklesin bende diye).

yy'nin kitap sepeti 14 ekim 08

Kitaplar
Ne çok kitap var kitapçılarda. Benim gibi, “boş” zamanının çoğunda Remzi’nin akmerkez, kanyon, mayadrom mağazalarına neredeyse bir tür rotasyon sistemiyle gidip, kitaplara bakan, “hangisini almasam?” diye kendini tutmakla avarelik edenler için çok kitap, iştah patlamasından mide fesadına uğrama olasılığı yüksek bir ziyafet sofrası gibi. Bu hafta ne aldım? Kenara koyup, ilk ve son sayfalarını okuyup, belki bir gün tamamını okurum diye ayırdığım kitapları atlıyorum. O noktada kendimi bir pul koleksiyoncusuna benzetip rahatlıyorum; nasıl o koleksiyoncu aldığı pulları zarfa yapıştırsın diye almıyor, pulları pul defterine yerleştirip seyretmekten zevk duyuyorsa, bazı kitapların elimde bulunması, onların rafta olduğunu görmek bana bir zevk, daha önemlisi iç rahatlığı ve huzur veriyor. Karar verdim, her hafta satın aldığım kitapları bloguma yazacağım bundan böyle; (www.yankiyazgan.blogspot.com) okurlarla en azından bir kitapdaşlık oluşturabilmek hoş olabilir.
Kitap sepetine bir bakalım. Genç felsefeciye mektuplar (Christopher Hitchens); Mahalle Baskısı (Ruşen Çakır); Kapana Sıkışanlara (Tarhan Erdem), Ötekiler için Sivil İtaatsizlik Rehberi (Ümit Kardaş)... Araya kısmış bir DVD, I’m not there (Beni Orada Arama), Todd Haynes’ten Bob Dylan biyografisi. Microtrends (Mark Penn) diye bir başka kitap. Bu hafta roman, öykü yok. Masumiyet Müzesi okuması ancak bitti, sindirimi devam eder. Dün Serdar Turgut ile söyleşimizde kitaba sevgimi anlattım zaten. Reklamlarına yazmışlar, “aşk romanı” diye, ya seversin, ya nefret edersin.

Neurodisney

Paris’teki disney parkı, ki eurodisney olarak bilinir, disney filmlerinden karakterlerle herkeste en azından bir tanesi bulunan anılar için masumiyet müzesi’ndekine benzer bir “obje sergisi” adeta. Çocukluk kitaplarımızdan “İsviçreli Robensonlar”u okumuş olanlar, romanda çok daha güzel betimlenmiş olan dev ağaç evi hatırlayabilirler. En üstteki üçüzlerin odasındaki hamak-ranzaya kadar, çocukluğumda kitabı okuduğumda kurduğum hayallerden tanıdık “objeler”, eurodisney’in basmakalıp, sıradan ama insana garip bir zevk de veren (biraz fastfood yemek ya da americano kahve gibi diyebiliriz) ortamının içinde belleğimdeki yerlerini gelip buluverdiler. Sinir bozucu bir durum. o yüzden de, neurodisney dedim:)

Thursday, October 09, 2008

20 soruya cevaplarım ve bir ekleme

20 Soru/Taraf Gazetesi / 04.07.2008


1. En sevdiğiniz kelime?

Belki.

2. Nefret ettiğiniz kelime?

Cinsel aşağılayıcı küfürler.

3. Ne sizi heyecanlandırır?

Hedefler.

4. Heyecanınızı ne öldürür?

Hevessizlik.

5. En sevdiğiniz ses nedir?

Rüzgar sesi.

6. Nefret ettiğiniz ses nedir?

Gıcırtı.

7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

Gardiyanlık.

8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?

Müzik.

9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

Ancak kendime benzeyen bir başkası olmayı becerebilirdim.

10. Nerede yaşamak isterdiniz?

İstanbul'dan memnunum.

11. En önemli kusurunuz nedir?

Saçmalığa tahammülsüzlük.

12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?

Yiyip içmek.

13. Kahramanınız kim?

Goldmund.

14. En çok kullandığınız küfür?

Saçmalama.

15. Şu anki ruh haliniz nasıl?

Keyfim yerinde.

16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

Pek bir slogana sadık kalamıyorum

17. Mutluluk rüyanız nedir?

Güneşli bir sabah, çocuklarım ve eşim, okuyacak bir kaç kitap, dinleyecek bir müzik.

18. Sizce mutsuzluğun tanımı?

Sevme yetisinin kaybolması.

19. Nasıl ölmek isterdiniz?

Geç ve hızlı.

20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrının kapıda size ne söylemesini istersiniz?

Yine geciktin.

ek: 20 soru yayımlandıktan birkaç ay sonra
Taraf'ta, köşenin hazırlanmasından sorumlu gazeteci Alaz Kuseyri'nin konuya ilişkin hazırladığı haber-yorumunda; benim kahramanım ilan ettiğim Goldmund'un ne menem birisi olduğu, ya da çağrışımı tüm detayları ile ortaya çıktı: günah ve özgürlük. her soruya cevap verirsen böyle olur, diye kendi kendime söylenirken, bunu çook düşünmem lazım, diyerek söylenmemi tamamladım. kitabı okuyalı 25 yıla yakın oldu, bu arada:))
YANKI YAZGAN GOLDMUND HAYRANI • Psikiyatrist Yankı Yazgan’ın kahramanı Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund romanından Goldmund. Kitabın başkahramanı Goldmund hayli ilginç bir karakter. Arkadaşı Narziss’le bir manastırda dini eğitim almakta olan Goldmund, okuldan kaçtığı bir gün, ormanda gezinirken çok güzel bir kızla karşılaşır. Kızın onu öpmesinden sonra hiçbir zaman bir rahip olamayacağını anlar. Sonuçta Katolik Manastırı’nı bırakıp, ‘hayatın anlamını’ aramaya koyulur. Çalışkan ve başarılı, temelinde Tanrı öğretisi bulunan akıl yürütmelere yürekten bağlı bir karakter olan Narziss’e taban tabana zıt biri olan Goldmund, aslında öğrencilik yıllarında da zaman zaman tutarsız düşüncelerle özgürlüğe yönelmiş bir karakter. Ortaçağ Almanya’sında geçen romanda daha önce kendini bile tanımayan, sadece Narziss’in söyledikleriyle yaşayan Goldmund’un kimliğini bulmasında ve hayatın anlamını aramasındaki itici güç olan kadın ve cinselliği kapsayan günah olgusunun beraberinde getirdikleri özgürlük okuyucunun aklında yer etmiştir.

Sunday, October 05, 2008

öğrenmem öğretirim diyemeyenlerdenim

yazılar çizilerin hk görüşleri blog taramalarında okumaya çalışıyorum; genel olrk oldukça insaflı ve hoşgörülü eleştirilerle karşılaştığımı söylemeliyim. bir kaç istisna ile.. bunlardan birisinde, linkin aşağı eklediğim yazıda da bahsettiğim beni yetiştiren hocalarımdan jim leckman'a kendi çalışmalarımı denetletmemi büyük bir zaaf olarak gören bir "sözde uzman"ın yazısı dikkatimi çekti (sözde kelimesini ben de kullanmak zorunda kaldım maalesef). kişi diyor ki, "adam profesör olmuş ama hâlâ hocasına kendisini denetletiyor" diye benim ("istemeden ortaya koyduğum") bir zaafımı sergiliyor.
işin ilginci (ve acısı) benim kendime gurur payı çıkartarak bir kaç ayrı yere yazdığım hoca-öğrenci (öğrenci ben oluyorum) ilişkisini, bu ülkede "ben öğrenmem, öğretirim" ideolojisinin nasıl yadırgadığı... işadamlarına, gazetelere akıl veren, yazı yazan, yüzyüze konuşsanız aklı başında (ama profesyonellikleri eksik) insanlar da bu düşünce tarzının etkisi altındaysa, kalan "kitlelere" ne diyelim?
jim leckman ile sohbetlerime dayalı yazıları websitemde bulabilirsiniz. biraz yorucu olsa da:)



http://yankiyazgan.blogspot.com/2006/11/kariyerinizi-kim-etkiledi-sorusuna.html

"Nasıl keşfedildim?
Benim iş hayatım, iş'e atıldığım 1983'ten bu yana, daha ziyade hastalarım ve bilimsel araştırmalardan oluştu. Hayatıma yön veren sayısız insan arasında, hem kariyerim i, hem kişisel gelişimimi etkileyen başlıca kişi Yale Tıp Fakültesi hocalarından James (Jim) Leckman'dır.
Jim ile tanışmamız, hastane bahçesinde aynı seyyar yemek satıcısı önünde kuyruğa girmemiz, ve ikimizin de kuyrukta beklerken elimizde aynı bilimsel makaleyi okuduğumuzu keşfetmemizle olmuştu. Aslında o çok tanınmış ve önde gelen bir bilim adamı olduğunu ben kim olduğunu biliyordum, ama birbirimizi yakından tanıma isteği doğuran o konuşmanın sonrasında, öğle yemeklerinde her fırsatta bir araya gelmeye başladık , ilgimizi çeken konulardan bahsettik. Ne mi ilgimizi çekiyordu? Her şey. O New Mexico'daki çocukluğundan, Vietnam savaşı protestoculuğu günlerinden, ben İzmir'den, İstanbul'dan, o psikanalizden, ben beyinin sağ tarafı ile sol tarafı arasındaki farkların kökeninden, aklınıza ne gelirse..

Birkaç hafta sonra psikiyatrideki çalışmalarımı bir an evvel tamamlayıp, çocuk/ ergen psikiyatrisi bölümüne transfer olmam için teklif mektubuyla geldi. Amerikalı olmayanlara pek açık olmayan, gelişim, psikiyatri ve beyin araştırmalarında efsanevi bir yer saydığımız Yale Child Study Center'a, böylece adım attım. Jim ve bir çok başka lider kişi ile ailelerle, çocuklarla çalışmayı öğrendim, beyin ve gelişim araştırmacılığı becerilerini kazandım.

Jim klasik bir hocadan çok, karşısındakini merak eden, öğrenerek öğreten bir insandır. 15 yıl sonra onca mesafeye rağmen, yılda bir kaç kez bir araya geldiğim, hayatımdan geçip gitmemiş bir insan olarak kalmasını, "adam yetiştirme"yi kendisinin de geliştiği, öğrendiği bir süreç olarak görmesine bağlıyorum.

Doktorları hastaları keşfeder (ve yok da edebilir)."

kopukluk kopuşu hızlandırır

(Cumhuriyet dergi'de 13 Nisan 2008 yayımlanmış, Ali Deniz Uslu'nun röportaj metni) Dört yaşına gelene kadarki hayatımıza hükmeden korkular, sonrakilerin “giyinmemişi” sayılabilirler. Tehlikenin kucağına atılmamak için elinden geleni yapanların bir kısmı, bildik ve emniyetli saydıklarından ayrılmamak için bir şeylere “takılmayı” dener. Mesela uyku vaktinde, uyumamak için direnen çocuklar, takıntılarını uygulamaya sokarlar. “Hiç yatmasam, n’olur sanki?Yatağımdan kalktığımda, yattığımdaki gibi bir dünyaya kalkabilecek miyim?Hayat bıraktığım yerden devam edecek mi?” Bu soruları açıkça soramayan bir çocuğun, sorusunun “doğru” cevabının ürkütücülüğünü hissettiğini, ama kelimelendiremediğini düşünüyorum. Çocuk açısından güvenliği tehdit eden her şey, anneden onu uzaklaştırabilecek her değişiklik bir takıntılanma sebebi sayılabilir. Felaketlerden kaçmanın en güvenli yolu da güvenli kucaklara sığınmaktır.Daha bebekken aldığımız “ders”ten yararlanmayı sürdürenlerimiz, kucaktan hiç inmemeyi veya kucağa hiç çıkmamayı seçenler olarak ikiye ayrılabilir. İki durumda da senaryo aynı aslında: Korkunun yönettiği bir hayatın öznesi olmak, kaderine pek elleşmeyen birisi olarak kalmak... Obsesif-kompulsif çocukların hayatlarının başka dönemlerinde, o tutuk, takıntılı hallerinden kurtulduklarında, hiperaktifleşmeleri senaryonun öteki rolüne geçmek gibi: Çok kontrolden, hiç kontrole... Korku bize hayatta kalmamız için yol gösteren bir duygu. Tehlikelere işaret ederek, tehlikelerden de korur. Bazen bizim için neyin değerli, neyin değersiz olduğunu gösterir. Korku hayatın çok temel bir parçası... Türkiye toplumunun da çok temel bir duygusu korku: parçalanmaktan, bütünlüğümüzün bozulmasından, bir şeylerin eksilmesinden korkuyoruz. Bazen korkulacak şeylerden korkmayıp, korkulmayacak şeylerden korkuveriyoruz. Bu kafa karışıklığı, korkulacak durumlara yönelik şaşırtmacalarla kötüye de kullanılabilir. Duruma ergenlerin açısından bakarsak, ergenlik hayata hazır, ancak hazırlıksız olunan bir dönem. Bu kolayca “dolduruşa gelmeyi”, işler bekledikleri gibi gitmediğinde de, iyimserliklerini hızla kaybedip kolayca karamsarlığa kapılmalarını doğuruyor. Geleceğin ne kadar uzun sürebileceğini, ne tür olanaklarla dolu olduğunu görmeyi zorlaştırıyor. Birçok çocuk hızla büyümek isterken, bir kısmı da büyümeyi hiç istemiyor.Bu iki arzunun ortak noktası memnuniyetsizlik ve korku. Büyüklerin acizliği ise gencin ümitsizliğini derinleştiriyor. Türkiye’de milyonlarca genç bir başka kente okumaya geldiğinde, ailesinden ve büyüdüğü çevreden ilk kez ayrılıyor. Ayrılığın korkutuculuğunu, geri dönülmezliğini hisseden gencin görünürdeki hevesliliği bizi yanıltmasın. Bazen korkunun en iyi ilacı, atılganlık ya da neye atıldığınızı bilmeksizin, gözünüzü karartıp ilerlemek olabilir. 16-25 yaş arasındaki gençlerin hemen hepsi yeni dönemin yükleri karşısında bir biçimde şaşkınlaşırlar. Yaklaşık yüzde 18’i depresyon tanısı konacak kadar çökkün, bıkkın, yorgun, gergindirler. Yüzde 10’u intiharı ciddi ciddi aklından geçirmiştir. Yüzde 1’i bu eyleme kalkışır, kalkışanların ise 70’te biri hayatlarını sona erdirir. Hepsinin ortak noktası hayatın kendilerine ne getirebileceğine ilişkin umutsuzluk içinde olmaları. Zayıflara kötü muamelenin hak bilinerek reva görüldüğü bir ortamda yetişen gençlerin durumu böyle. Başaramayanların, “yırtamayan”ların, tutunamayanların ve o ölçüde, zorbaların, bitirimlerin, işini bilirlerin sayısı çokçadır ülkemizde. Ruh sağlığımız da başkalarından daha iyi değil, biliyorsunuz. Gençlerin kendi kendilerine bırakıldıkları, aileleri ile, hocaları ile ilişkilerinin uzak ve mesafeli olduğu, birbirlerinden başka kimsenin hayatlarında yer almadığı bir ortamdan ne bugün için ne de gelecek için hiç medet umamayız. Kopukluk, kopuşu hızlandırır.

Sunday, September 21, 2008

Piskolok görüşü

Geçen gün (aslında her gün benzeri bir durum oluyor) bir TV programından aradılar. Okullarda yapılan tiyatro gösterilerinin kalitesiz ve rahatsız edici olduğunu, acaba bunun çocukların ruh sağlığına zarar verip vermeyeceğini sordular. Bir şeyin kötü ya da işe yaramaz olduğuna karar vermek için mutlaka dr görüşü mü gerekir? Hemen ardından başka bir telefon: düzenli okuduğum bir gazetedeki bir habere görüş istiyorlardı: Fatih Terim’in milli takımı yönetme biçimi doğru muydu, yanlış mı?
Nereden başlasam?
Ruh sağlığına zararlı olmak başka, yararsız olmak başka.. Çocuklukta yararsız şeyler de, gelişimin saniyesi bile kıymetli olan anlarını boşa geçirterek zarar verebilir. Ama bunun için bir uzman görüşüne ne gerek var? Kalitesizlik, ruh sağlığına zararlı bulunmuyorsa, makbul ve çocuklarımıza layık görebileceğimiz bir durum mudur?
Terim’in takımı yönetme biçiminin dört dörtlük ve bize müstehak olduğunu söylesem, bunu kullanmaya hazır mısınız?
Bir soru da ben sorayım: FB neden ruhsuz oynuyor? Bu soruya da bir cevap yazabilirim. Ama ne olur uzman görüşü demeyin. Görüşümün ciddiye alınması için uzman olmak dışında bir özelliğim olmadığını düşünmek beni çok ezik hissettiriyor.
Yadırgamayın, “piskolok” kelimesi basında bazı gazete ve dergilerde böyle yazılıyor. Bana, “sen psikiyatr (ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı olan tıp doktoru) değil misin, niye psikolog diyorlar” denmesini de garipsiyorum. Toplum açısından mesleki sınırlar, hangi kökenden geldiğiniz ya da nasıl bir eğitim aldığınızdan ziyade, kendilerini anlayacak, anlatacak bir alanı temsil ediyor olmanız önemli. Meslek grupları arasındaki farklar, yetki ve sorumlulukların dağılımı gibi teknik hususlarla pek ilgilendikleri (aslında onları ilgilendirse bile) söylenemez. O nedenle, her yanlış ayrıntının düzeltilmesi öncelikli değildir, diye düşünüyorum. Sonuçta, inşaat mühendisi ya da fizikçi diye anılmıyorum.
sonunda ne oldu? tv'den arayan hanıma bu konuda uzmana gerek yok, kötü kötüdür, diyeceğimi söyledim. gelelim, bunu söyleyin dedi. gazete ve tvlerde adet olduğu üzere, bir daha haberleşemedik.
bir ara, daha doğrusu iki ara, mutlaka sizinle görüşmeliyim, çok ilginç şeyler konuşabiliriz diyen pazar ilavesi röportajcısı bir hanımın yana yakıla aldığı randevuya gelmemesi gibi... bu sefer merak ettim, nasıl bir gerekçe insana bu "benden başkası benim ihtiyacım yoksa yoktur" duygusunu veriyor diye? bir "aracı" kurum (hani belli kuruluşların, kliniklerin günlerce o gazetecinin sayfasında , köşesinde yayımlanmasını sağlama aracısı) bir başka vesileyle sorduğunda; "yeterince sexy değil" cümlesini duyduklarını aktardılar. yeterince sexy olmamak üzerine bir yazı yazmalıyım; ama bunun bir günde nasıl farklılaştığını yine anlayamadım.
basın ve TV'da yok sayılma ya da azımsanma deneyimlerim zengin:), ama böylesi olmamıştı...
gazete dedikodularına bir başka köşe yazarının yankıyazganlamak diye "boş işler yaparak meşhur olmak" anlamına uydurduğu kelimeyle devam ederim başka zaman.

.

Doktor ve ilaçları

bu örnekler, bir seminerde birdenbire hep aynı konulardan söz ettiğimi farkettiğimde, kendimi doğru iş yaptığıma ikna etmeye çalışırken aklıma geldi.



Hep aynı ilacı veren doktor.

Hasta: Hep aynı ilacı yazıyorsun. Geçen seferki ile aynı reçeteyi yazdın.

Dr: sen de hep aynı hastalığa yakalanıyorsun.



Aynı hastalığa farklı ilaç veren doktor

hasta-Teşhis mi değişti? Geçen sefer aynı şikayetle geldiğimde, aynı teşhisi koymuş, başka ilaç yazmıştın.

doktor- Teşhis aynı, sen de 20 yaş genç (ilk teşhisi koyduğum yaşta) olsaydın, aynı ilacı yazardım. Her yaşın tedavisi başka.

Umutsuzluk

Michael Phelps’in 8 rekorluk rekorundan sonra yüzmeyi bırakan çok sayıda sporcu var. Hayallerinin sonunu getiren bu adama karşı ne duygular hissediyorlar bilemiyorum; ama herhangi bir “competitive” durumda katılımcıların en önde olanı arkada kalanlar arasındaki farkın bu denli büyük, uçurumsu olması “umutsuzluk” yaratır. Sadece geride kalmanın verdiği mutsuzluğun ötesinde pasifleştirici bir etki yapan bu u-mutsuzluk ile başa çıkmak zor olabilir. Katılımcılardan birisi, teknolojik mayoların sağlayacağı yeni avantajların bu umutsuz tabloyu değiştireceğini söyledi. Bir başkası ise, Phelps’in “daha az başarılı” olduğu kelebek kategorisinde yüzmeyi denemeyi önerdi. iyimser bakış açısı bu olmalı.

acı özgürlük.

Demokratik sistemlerdeki muhalefet ve itiraz hakkının bir özgürlük işareti olduğunu kabul edelim. Bu kabulü “ne pahasına?” sorusu takip etmeli. 1970’lerde yapılmış olan Asch deneyini (topluluğun çoğunluğunun kanısı ile ters düşmek pahasına kendi görüşünü belirtmek ne kadar mümkün sorusunu irdeleyen bir deneysel sosyal psikoloji çalışması) dinleyicilerle paylaştıktan sonra benzer bir paradigma ile yapılan bir deneyde, “kara olduğu halde herkesin ak dediğine kara diyebilen” kişinin, herkesle doğru bildiğini savunma uğruna ters düşerken, beyindeki talamus aktivitesinin şiddetlendiği gözleniyor. Bunun anlamı, herkesin ak dediğine kara demenin fiziksel acı oluşturabileceği.... özgürlük tatlı olmak zorunda değil, demiştim. Özgürce karşı görüş belirtmek ise, “acı”... ancak acı’yı sevmediğimiz de söylenemez.Rahatımızı kaçıran durumlardan uzak durma eğilimimizi engellediğimizde, acı ya da sıkıntıya katlandığımızda, gelişmenin zevkini yaşamıyor muyuz? Fazla uzağa gitmeye gerek yok; sabah sporu yapana kadarki üşenmemiz ile sporu tamamladıktan sonraki ruh halimizi kıyaslayın, yeter.Beklemenin olmadığı ya da beklemenin tedirginlik içermediği durumlarda (örneğin bir sıra olması) “hemen” dürtüsü zihnimizin neandertal bölgelerinden gelip stratejik bölgelerini “block” etmez. Bankalardaki numeratörlerde olduğu gibi... ancak orada da sorun çıkaran bir husus, platin ya da gold card taşıyan bazı müşterilerin diğerlerine göre avantajlı olması, öne geçmesi oluyor. Biri yer, biri bakar örneği, ayrıcalıklı muamele görenlere bu işi gözden ırak bir yerde yapmak (CIP gibi) daha münasip olur.
Trafik ışığındaki 1 saniyelik bekleme bile, hayattan (hep ileri gitmek, scientific american’ da yayımlanan yanılsamada olduğu gibi) kaybedilmiş anlar olarak mı gözüküyor? Beklememize, arkaya düşmemize tahammülsüzlük, o “kayıp”ın maliyetinin bilemediğimiz bir biçimde yüksek olmasından duyduğumuz korku mu?

sinirlenmek normaldir; anormal olan yatışamamak

Strese dayanıksızlık ile kolay strese girmeyi ayırdetmeliyiz. yüksek stresli ama strese dayanabilen maymunların sırrı, “süperanne” maymunlar tarafından büyütülmüş olmaları... hafif gergin ve kaygılı yapıdaki bireyler, sorumluluk taşımaya yatkın da olabiliyorlar. Strese girmekte pek farkları olmasa da, çıkmaktaki süratleri onları avantajlı kılıyor. strese yatkın yaklaşık yüzde 20lik grubun çıkış yolu, stresin doğurduğu kortizol (ve benzeri hormonların) beyinde gidip bağlanabileceği reseptörlerin sayısının yeterli sayıda olması. bu reseptörler yeterli sayıda olduğunda, organları hırpalayacak "boşta gezer" kortizol kalmadığı gibi, reseptörlerin sayısı oranında, yeni kortizol salınımı baskılanarak, "sinirsel yatışma" sağlanabilir. kolayca kızmakta, sinirlenmekte fazla bir sorun yok, üstelik bu önemli ölçüde genetik kontrollu bir durum, fazla bir söz sahibi olamıyoruz. sorun sinirlendikten sonra yatışamamakta... yatışabilmemiz için gereken sayıda reseptör sahibi olmak ise, küçücükken ne kadar sevilip okşandığınıza, sınırlarınızı yumuşakça ama kesin dille koyabilen, sizi "sınırlar çerçevesinde" özgür bırakabilen bir yetişkinin varlığına bağlı.


Özgür bırakmayı, çocuğunu başıboş bırakmak, "bırak ne isterse yapsın" diyip aslında kendi yetişkin rahatını bozmamak, sanan anne-babalar durumun ne kadar vahim olduğunu anladıklarında çok geç olacak, diye korkuyorum. bakınız: "bunlara hiç bir şey yetmiyor, hiç bir şeyden tatmin olmuyorlar" korosu.

Ne giyelim, ne diyelim çelişkileri....

giyim tarzını belirlerken, seçeneklerin kısıtlı olması, hatta hiç olmamasının rahatlatıcı etkisi de ayrı bir mevzu... okullarda ya da işyerlerinde, belli bir “dress code”un olduğu zaman bir özgürlükten yoksun kalsak da, serbest giysi günlerindeki giysi seçme sıkıntısını çekmek de ayrı bir dert. Bu duruma çözüm olarak işyerlerinden birisinde “serbest kıyafet yönetmeliği” ile serbest kıyafetin özellikleri düzenlenmiş. Karar vermekten kurtulmanın getirdiği rahatlık, bazen özgürlükten tatlı olabiliyor. Aslında özgürlüğün “tatlı” olduğu da, tatlı olması gerektiği de tartışılır. bir sonraki gönderide bunu tartışayım.

Haksızlık?

- 50 isterim.
- 20 veririm.
- Tamam, anlaştık.
- Keşke 20 değil de, 10 veririm, deseydim. 10 YTL zarar ettim, haksızlık. (olabilecek ek kazancından “kaybettti”)
- 30 YTL kaybettim, haksızlık. (hayalindeki 50 YTL’den “kaybetti”)
ikisi de ellerinde olmayanı, ama olabileceğini hayal ettiklerini kaçırdıklarını düşünüyor, haksızlık olduğunu düşünüyor. Birisi 20 YTL kazandı, diğeri ise başka birisinin 50 YTL verebileceği bir malı 20 YTL’ye elde etti. Yine de memnun değiller. Ne yapabiliriz ki?

siz mi desem sen mi?



19 eylül 2008
Bir büyük şirketler grubunun düzenlemesiyle, finans, içecek gruplarından yöneticilerle bir araya geldiğim, kişisel gelişim amaçlı bir “sohbet” toplantısından. Sohbeti ben yapmaktayım.

Başta biraz çekik duran, ne bulacağını bilmeden gelmiş gibi gözükenlerin ilgisini çekmek, zamanı onlara yararlı benim için de zevkli biçimde geçirmek isterim. Gönüllü ve görevli olma bu noktada belirleyici olabildiğinden, seminere gönüllü ve görevli olarak gelenler kimlerdir acaba, konusunu açtım. Aslında gerçek cevabını bilmek istemediğim bu soruyu ortaya atmamın sebebi bu durumun konuşmayı algılamayı olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekmekti. Kaygım boşuna çıktı, beş on dakika içinde çok kişi ile ortak bir havayı yakaladık. galiba...

Sen mi, siz mi? En ilgi çeken konulardan birisi, alışkanlıkların kurtarıcı etkisinden söz ederken, kime nasıl hitap edeceğimizi bilemediğimizde imdada yetişen nezaket kurallarındaki “sen mi, siz mi” meselesiydi. Kime nasıl hitap edeceğimizi otomatik ilkelere bağlayan nezaket kurallarının rahatlatıcılığının bir parçası, bizi düşünmekten kurtarması... Sen diye hitap edilmesine izin verilen ortamlarda daha dostça bir ilişkinin, esnek bir hiyerarşinin (belki de adam yerine konuyor olmanın) verdiği rahatlığın hoşluğunu gördük. Bu rahatlık, tedirginliği ortadan kaldırıp, sürekli dizginlenmesi ya da kontrol edilmesi gereken bir kaygı durumuna yer bırakmayarak, yaratıcı, özgün düşünmeye, geleceği tasarlayabilmeye olanak verir. Her iki işlevin de frontal alanı meşgul etmesinin sonucu olan bu kilitlenmeyi aşmanın yolu “rahat” ettirmekten geçer.
Bir dönem ana sektörlerden birisinde çok sayılan bir yönetici olan Ahsen hnm’a çok saygı duyan bir çalışanın dili sürçüp, “Ahsiz hnm” diye hitap etmiş olduğunu anlatan bir katılımcı, siz-sen ayrımının bir yandan da belirsizlik’i arttırıcı olabildiğini hatırlattı (örn. Konum değişikliği ile; ben de boşandıktan sonra sizli bizli, hanımlı beyli olanları hatırlattım). Sağlık ocağı yıllarımda, siz gelir misiniz diye seslendiğim köylü teyze ya da amcaların, sağlarına sollarına bakınıp, “ben tek geldim evladım” diye sözümü yadırgamalarını hatırladım.

bu konuya kalp çarpar, beyin böler kitabımdaki bir kaç yazıda değinmiştim. aslında, kitaptaki yazılar ve konular canlı kalsa da, bir moda ürünüymüş gibi raftan kaybolunca kimsenin aklına bile gelmiyor. bari ben hatırlayayım dedim, en tepedeki çizgi kitaptan (2007).

Pazarlık

Pazarlıkta hep bir şeyler kaçırdığını, hep kaybeden olduğunu düşünmek... Bize mi özgü? Bir tek biz miyiz? Bu tip şeyler hep bize oluyor diye düşünmek sadece karamsarlık hızlı ve yüzeysel düşünme merakı ile mi ilişkili?

Beymen’deki sohbetten aklımda kalanlar

Beymen’in Akmerkez mağazasında (benim konuşmacı ve konuşturucu olduğum) bir sohbet toplantısında. (26 Ağustos 2008) Esel Çekin, Mustafa Uyal, mağaza yöneticileri, haberli habersiz gelmiş müşteriler....Epeyce bir insan. Bir sürü şey, beyinler, kalpler vs konuşuldu. Sorular her zamanki gibi ilginçti. Öfke ve haksızlık duygusu arasındaki ilişkide epeyce zaman geçirdik. Birkaç not:
Öfke duygusunu hissettiğinizde aklınızdaki düşünce büyük olasılıkla, bir haksızlığa uğradığınız düşüncesidir.Size haksızlık yapıldığı düşüncesinde haklı olduğunuzu düşünüyor olabilirsiniz. Genellikle diğer taraftaki kişi de kendisine haksızlık yapıldığını düşünmektedir.. Belki hak’kı nasıl hesapladığımız konusunda diğer kişiden farklı olabiliriz. Hesabı nasıl yaptığımız fark ediyor olabilir. Hesapların karışması dedikleri belki de bu... Başkasının hesabının bizimkinden farklı olabileceğini kabul etmeye ne dersiniz?

Friday, August 22, 2008

gümüşlük yıllar sonra




tatil mi tatil... 1984 yazından bu yana bazen bloklarla ardarda bir çok yıl, bazen de uzun aralardan sonra (bu yıl) olduğu gibi geldiğim tatil beldesinin ölüm döşeğindeki hali bile fena değil...
eskiden siması tanıdık bir çok insan, bir ara (şimdik) radikal köşe yazarlarından birisinin tanımıyla "entellerin ağaç gölgesinde kitap okuduğu yer" (bkz. GTB başlıklı yazı, websitemde) gümüşlük'te aynı minval devam ediyor; ama kesinlikle azınlığa düşmüş durumda... büyük koydaki pansiyon odasına burun kıvırıp, küçük koyun ucundaki "chic and pretentious" balık lokantalarında yemeye düşkün kalabalıklar, hem tanıdık hem yabancı.
yılmazın pilli sessiz motorlu şişme botuna binip, uzaktan köye bakarken ("la roche noir", gümüşlük'ün arkasındaki hakiki yerleşim karakaya köyü) düşünüyoruz. her sene bir tarafına ilave inşaat yaparak eksikleri giderilmeye çalışılan "motel" ve "lokanta"ların en büyük eksikliğinin "fazlalıkları" olduğuna hükmediyoruz.
fazlalıklardan arındırılmasının eksikliklerinin giderilmesine yeteceği tek yer gümüşlük koyu değil. hepimizin fazlalıkları en büyük eksiğimiz. bu kulağa laf oyunu gibi gelse de, oyun oynamıyorum:))
ekteki fotograflardan birisi koca dağın arka yüzündeki kayalıklardan... diğeri ise, klasik bir görüntü. bütün gün tembellik yapmak, sağda solda tanıdık ya da yeni tanıştık 3-5 kişiyle bazen havadan sudan, bazen daha derin konuşmak mekanı bir kıyıdan.
kendimi rahat hissettiğim yerlerin sayısı mı azalıyor, benim rahat etme katsayımda bir sapma mı var? bilemiyorum. şu anda rahatım. bu yetsin.

Saturday, June 28, 2008

soruya cevap için adres lazim

otizm için önerilen bir ilaç hakkında soru soran sn derya hnm; bu notu okursanız, info@yankiyazgan.com adresine size cevap gönderebileceğim bir eposta adres lütfen bildirir misiniz?
bu tip sorular için info@yankiyazgan.com adresine yazmak en uygunu.

Thursday, June 26, 2008

okur notlarını okumak zor ama zevkli

sevgili blog okurları, yorumlarınızı daha görünür kılmayı ben ve konuyla ilgilenen çalışma arkadaşlarım çözemediler. elektroni,k ortam konusunda bir beceriksizlik halimiz olduğu dikkatinizi çekiyordu. websitemin arşivi bir acayip, psikiyatri yazıları bölümünde alakasız çizgiler var. bunu eleştirenler, benim gibi "iddialı" bir adama yakışmadığını söyleyen okurlar az değil. paraya mı kıyamıyorum acaba diye düşündüm bir ara, mesele o da değil. istediğim düzenin ne olduğunu bilemedim aslında...
okur notlarını tılamaktan vazgeçmeyin ltfn:)